Duyuruyu Kapat
Hanimefendi: kadınlara özel bir şekilde sağlık, giyim, beslenme, diyet ve benzeri kısaca her konuda destek veriyor. Türkiye'de tek kaynak olma yolunda hızla ilerleyen Hanimefendi.com, üyeler dışında ziyaretçilere açık yapısıyla da paylaşım mantığının hakkını vermeye çalışıyor. Siz de bunun bir parçası olmak istiyorsanız, hemen ücretsiz kayıt olabilir ve aramıza katılabilirsiniz. Sensiz bir kişi eksiğiz... :)
Duyuruyu Kapat
Instagram 180T
Facebook 10K
Twitter 138T

Elif20 'den Kıssadan hisseler bölümü ( acizane )

Konu, 'Kıssadan Hisse ve Dini Hikayeler' kısmında elif20 tarafından paylaşıldı.

  1. Konu Sahibi
    Konu Sahibi
    elif20

    elif20 Daimi Üye

    Kayıt:
    31 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    3.744
    Beğeniler:
    5.422
    İslamiyet’in ilk yıllarında müslümanlara yapılan eziyetler artmıştı. Üstelik de “çok normal” bir olay sayılıyordu. Bir süre sonra, müşrik kadınlar da erkeklere özendi. Ve onlar gibi işkence yapmaya başladı. Müslümanlar eğer fakir ya da köleyse, bu işkenceler bitmek bilmiyordu.

    Büyük sahabilerden Hazreti Habbab, Ümmü Enmar adındaki zengin bir kadının kölesi idi. Birçok köle gibi müslüman olduğunda, bu kadın tarafından işkence gördü.

    Ümmü Enmar çok insafsız biriydi. Kocasının kılıcını bir ateşte kızdırarak kor haline getirir ve Habbab’ı bağlatarak, o kılıçla başını kavururdu.

    Peygamberimiz, Habbab’a yapılan işkenceyi duyunca, (daha sonraki günlerde imana gelmesi ümidiyle) Ümmü Enmar'a beddua etmedi. Çünkü onun her duası hiç vakit geçmeden kabul ediliyordu.

    Peygamberimiz, Habbab’dan sabırlı olmasını istedi ve ellerini kaldırıp:

    “Ya Rabbi! Habbab’a yardımcı ol!” diye dua etti.

    Bu kadar bir dua bile Ümmü Enmar’a yetti. Bu azgın kadın, çok kısa bir süre sonra, o güne kadar hiç görülmeyen bir hastalığa yakalandı. Mekke’deki köpekler her ne zaman havlasa, bu kadın da havlayarak ulumaya başlardı.

    Ümmü Enmar, çok zengin bir kadındı. Bu dertten kurtulmak için birçok yere başvurdu. Danıştığı hekimler, ona başını ateşle dağlatması (yakması) gerektiğini söylüyorlardı. Ümmü Enmar hekimlere itiraz etti. Onları azarladı. “Böyle bir tedavi şekli olmaz!” diye bağırdı. Fakat havlaması o kadar artmıştı ki, sonunda mecbur kaldı. Bu işi yaptırmak için adam aradığında kimseyi bulamadı. Çünkü bütün Kureyşliler, Ümmü Enmar gibi zengin ve zalim bir kadının başını, (tedavi amacıyla olsa bile) yakmaktan korkuyordu.

    Sonunda Ümmü Enmar, bu işi yapacak birini buldu. Ve kölesi Habbab’a emir vererek, başını dağlamasını istedi.

    Hazreti Habbab, onun emri üzerine bir demiri ateşte kızdırıyor ve (kısa bir süre önce başını kavuran) o kadının başını dağlıyordu.

    Peygamber duası iste böyleydi.
     
    KraLiçe bunu beğendi.
  2. Konu Sahibi
    Konu Sahibi
    elif20

    elif20 Daimi Üye

    Kayıt:
    31 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    3.744
    Beğeniler:
    5.422
    [​IMG]

    Peygamberimizin evi, azılı müşriklerden Ebu Leheb ve Ukbe’nin evleri arasında kalıyordu. Bu Allah ve peygamber düşmanları, ona işkence yapmaktan zevk alırlardı.
    Kendisine taş atmanın dışında, evinin önüne hayvan işkembesi yığmayı severlerdi.
    Peygamberimiz:
    “Bu nasıl bir komşuluktur?” diye üzülür, buna rağmen beddua etmeyerek kapısının önünü temizlerdi.
    Ebu Leheb’in karısı, Ümmü Cemil adlı hain biriydi. Bu kadın, gündüz vakitlerinde kırlarda dolaşır, topladığı dikenleri, Peygamberimizin gece karanlığında geçtiği yollara döşerdi. Peygamberimiz, yaralanması için atılan bu dikenli dallara, bir ipek kumaşa basar gibi basıp geçerdi.
    Yüce Allah, Ebu Leheb ve karısı Ümmü Cemil için indirdiği Tebbet Sure’sinde şöyle buyurdu:
    “Ebu Leheb’in (Peygamberimize taş atan) elleri kurusun! Nitekim öyle oldu. Ne malı fayda verdi, ne de kazandıkları. O ve odun hamallığı yapan karısı, boğazlarında kıskıvrak bükülmüş bir ip olduğu halde, alevli bir ateşe girecektir!”
    Ümmü Cemil, kendisi ve kocası hakkında nâzil olan (Allah tarafından gönderilen) Tebbet Suresi'ni duyunca eline bir taş alarak Peygamberimizin peşine düştü. Hz. Ebu Bekir, o sırada Peygamberimizle birlikte idi. O kadının geldiğini görünce:
    "Ya Resulallah! Bize doğru gelen kadın Ümmü Cemil'dir. Size bir şey yapmasından korkuyorum!” deyince, Peygamberimiz:
    "Korkma ya Ebu Bekir! O kadın beni göremez" deyip telaş etmedi.
    Ümmü Cemil yanlarına gelince:
    "Ey Ebu Bekir! Arkadaşın nerede? Duydum ki bizleri küçük düşürmüş. Eğer onu görürsem, bu taşı ağzına vuracağım!" diye bağırdı.
    Yüce Allah, Hz. Ebu Bekir’in yanı başında oturan sevgili Resulü'nün, bir Cehennem oduncusu tarafından rahatsız edilmesine elbette ki izin vermeyecekti. Ümmü Cemil def olup gittiğinde, Hz. Ebu Bekir:
    "Ya Resulallah! Bu kadın sizi görmedi mi?" dedi.
    Peygamberimiz ise:
    "Evet! Görmedi! Allah beni ona göstermedi” buyurdu.
     
  3. Konu Sahibi
    Konu Sahibi
    elif20

    elif20 Daimi Üye

    Kayıt:
    31 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    3.744
    Beğeniler:
    5.422
    [​IMG]

    Nübüvvetin (peygamberliğin) ilk yıllarında, putlara tapan Mekke müşrikleri, Peygamberimize karşı ellerinden gelen her kötülüğü yapmışlardı. Bunlardan biri olan Nadr b. Haris, bir ara “Hire” adıyla bilinen yere gitmiş ve o bölgenin halk kahramanlarına ait bir sürü hikâye ve şarkı öğrenmişti. Kendisi çok iyi ud çaldığından, bu şarkıları hem çalar hem de söylerdi.
    Peygamberimiz, etrafına topladığı insanları Allah’a iman etmeye çağırır ve onlara Kur’an okuduktan sonra, inançsız kavimlerin başına gelen felaketleri anlatırdı. Fakat daha oradan ayrılır ayrılmaz, Nadr b. Haris yanlarına koşup:
    “Ey Kureyşliler! Vallahi ben Muhammed’den daha iyi konuşur, onun anlattıklarından daha güzel şeyler anlatırım" der ve birkaç hikâyeden sonra onlara çalgı çalarak eğlendirirdi.
    Nadr b. Haris, bu yaptıklarını yeterli görmeyerek daha sonra iki rakkase (dansöz) kadın buldu. Ve onları oynatarak insanları İslamiyet’ten soğutmak istedi.
    Peygamberimiz, Bedir Savaşı'ndan önce, Ebu Cehil ve Ümeyye gibi meşhur müşriklerin (Allah’tan başkasına tapanların) öldürülecekleri yerleri tek tek haber vermişti. Nadr b. Haris, bu haberi duyunca, Peygamberimizin yanına gelip:
    “Ey Muhammed! Sen, Kureyşlilerin yakında perişan olacaklarını söylemiş ve onların öldürülecekleri yerleri göstermişsin, öyle mi?" dedi.
    Peygamberimiz ise:
    “Evet! Gösterdim. Sen de o savaşta öleceksin!” buyurdu.
    Nadr bin Haris, Peygamberimizle alay ederek uzaklaştı.
    Sazı ve dansözleriyle insanları yoldan çıkaran, bu yüzden de belki binlerce kişinin Cennet’e gitmesini engelleyen bu hain adam, Peygamberimizin haber verdiği gibi, Bedir Savaşı'nda Hz. Ali tarafından öldürüldü.
    Peygamberimizin verdiği tüm haberlerin hepsi gerçekleşti. Ne dediyse hepsi aynen çıkmıştı.
     
  4. Konu Sahibi
    Konu Sahibi
    elif20

    elif20 Daimi Üye

    Kayıt:
    31 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    3.744
    Beğeniler:
    5.422
    Peygamberimiz, Mekke tepelerinde dolaşırken, Rükane adlı çobana rastladı.
    Bu adam çok güçlü bir pehlivandı. Hiçbir insan kendisini yenememişti.
    Peygamberimiz, onunla biraz konuşup İslam’a davet etti.
    Rükane, Peygamberimizin Allah Resulü olduğuna duymuştu ama bundan emin değildi.
    Peygamberimiz, bu durumu sezdiği için:
    “Seni güreşte yenersem müslüman olur musun?” diye sordu.
    Rükane, kendisinden son derece emindi. Hiç tereddüt etmeden:
    “Eğer beni yenersen ya müslüman olurum ya da tüm koyunlarımı sana veririm. Ama seni yenersem, peygamberlik iddiasından vazgeçeceksin” dedi.
    Peygamberimiz, onun bu teklifini kabul etti. Ve güreşe başlar başlamaz Rükane’yi bir anda yere yıktı.
    Rükane şaşırmıştı. Yerden kalkarken:
    “Boş bulundum. Tekrar edelim” dedi.
    Tekrar güreştiler ama yine yenildi.
    “Bir daha!” diye diretti, ama olmadı. Ne yaparsa yapsın yeniliyordu.
    En sonunda bir kenara çekilip:
    “Sen mutlaka sihirbaz olmalısın” dedi.
    Peygamberimiz, onun şaşkınlığını fark edince:
    “Ey Rükane! Sana bu güreşten daha fazla şaşıracağın bir şey göstereyim mi? Şu ağacı senin için çağırayım da, yanımıza gelsin mi?” diye sordu.
    Peygamberimiz, Rükane bir şey demeden biraz ötedeki ağaca işaret edince, ağaç yerinden çıkarak yanlarına sokuldu. Ve Peygamberimiz gitmesini isteyince, tekrar yerine döndü. (Bu mucizenin benzerleri, sonraki yıllarda da tekrarlandı. Hz. Ali, Hz. Ömer ve Enes b. Malik gibi sahabiler, bu mucizelere şahit olmuştu.)
    Rükane, bütün bunlara rağmen müslüman olmayı kabul etmedi. Üstelik de “Böyle sihir görmedim” dedi.
    Peygamberimiz, onun bu sözlerine gücenmişti. Rukane’ye, verdiği sözü hatırlattı.
    Kureyşli müşrikler, sözlerinden dönmeyi sevmezlerdi. Rukane bu durumda koyunları vermek zorunda kaldı. Fakat yenilgisinin Mekke’de duyulmasından çekiniyordu.
    “Kureyşlilere ne diyeceksin?” deyince, Peygamberimiz:
    “Elbette ki doğruyu diyeceğim. Seni üç kez yendiğimi ve bu yüzden koyunlarını aldığımı anlatacağım” dedi.
    Rükane: “Benimle kumar oynadığını ve kazandığını söyle” diye ısrar edince, Peygamberimiz: “O zaman yalan söylemiş olurum” dedi.
    Bu sözler üzerine, Rukane çok ağır bir şey söyledi:
    “Zaten sabah akşam yalan söylüyorsun ya!”
    Peygamberimiz, yalana hiç tahammül edemezdi. Böyle bir iftiraya çok üzüldü. Koyunları almadan geri döndü.
    Rükane, Mekke’nin fethinde müslüman oldu. Fakat o sözlerinden, bütün ömrü boyunca pişmanlık duymuştu.
     
  5. Konu Sahibi
    Konu Sahibi
    elif20

    elif20 Daimi Üye

    Kayıt:
    31 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    3.744
    Beğeniler:
    5.422
    Peygamberimiz, İslamiyet’ten önceki yıllarda, kızları Hz. Rukiye ve Ümmü Gülsüm'ü, Ebu Leheb'in oğullarından Utbe ve Uteybe ile evlendirmişti.

    Ebu Leheb, Peygamberimizin öz amcasıydı. Fakat Peygamberimiz, Allah tarafından görevlendirilince (yani elçi-resul olarak seçilince) Ebu Lehep ona karşı âdeta savaş açtı. Peygamberimizin peşinden hiç ayrılmaz ve her fırsatta ona taş fırlatırdı.

    Peygamberimizin ayakları, bu sebeple birçok kez kanamıştı.

    Ebu Lehep’in elleri, daha sonra kuruyup çolak kaldı. Zaten Allah Kur’anda (Tebbet Suresi’nde) bunu çok önceden haber verip şöyle demişti:

    “Ebu Leheb’in iki eli de kurusun. Nitekim kurudu da… Ona ne malı fayda verdi ne de kazandıkları. O ve ‘odun hamalı’ olan karısı, boynunda liften örülen bir iple (urganla) alev alev yanan ateşe gireceklerdir.”

    Bu sure indiğinde, Ebu Leheb’in karısı çok sinirlendi. Çünkü Allah onların Cehennem'lik olduğunu bildiriyordu. Ümmü Cemil adındaki bu hain kadın, oğulları Utbe ve Uteybe’yi çağırarak:

    “İkiniz de eşinizden ayrılın! Çünkü onların babası peygamber olduğunu belirtiyor. Üstelik de beni ve babanızı Cehennem’e layık görüyor” dedi.

    Utbe, denileni hemen yaptıktan sonra, Peygamberimizin yanına gelip:

    "Ben senin dinini tanımıyorum! Kızını da boşadım!" diye bağırdı ve Peygamberimizin yakasına sarılıp gömleğini parçaladı.

    Utbe’nin bu hücumu, peygamberle birlikte Allah'ın dinine yapılmış sayılırdı. Bu yüzden de Peygamberimiz çok üzüldü ve Utbe'nin vahşi bir hayvan tarafından rahatsız edilmesi için Allah'a dua etti.

    Peygamberimiz, Allah’ın bildirmesiyle, gelecek olayları çok önceden görürdü. Duasının sonucunu da gördüğünden, kendisine saldıran Utbe için:

    "Onu, Allah'ın bir köpeği (ya da ona benzeyen bir hayvanı) yiyecek!" diye haber verdi. Bu haber, Ebu Lehep’le Utbe’nin kulağına gidince, ikisi de büyük bir paniğe kapıldı.Çünkü yüce Rabbimiz, kıymetli Peygamberinin duasını hiçbir zaman geri çevirmemişti. Bu yüzden Peygamberimiz neyi haber verirse, o haber mutlaka gerçekleşirdi.

    Ebu Leheb, oğullarıyla birlikte ticaret yapmaktaydı. Bir gün büyük bir kervanı Utbe’nin idaresinde Şam’a gönderdi. Gece olup kervan mola verince, çevrede bir aslan dolaşmaya başladı. Utbe onu görünce: “Vallahi bu aslan, Muhammed’in dediği gibi beni yiyecek” diyerek titremeye başladı. Korkusundan dolayı, arkadaşlarının arasına katıldı. Ve ortaya bir döşek serip uykuya daldı.
    Gece karanlığında, o aslan tekrar gelerek yanlarına sokuldu. Utbe’nin yanındakiler ya çok korktuklarından ya da görmediklerinden aslana hiç bir şey yapamadılar. Aslan, kervandaki insanları birer birer koklayarak Utbe’yi buldu. Ve onu tanıdığında, kafasından yakalayıp bir sıkışta kopardı.

    Ebu Leheb, bu olaya dövünüp durdu.
    “Ben size, Muhammed’in duasından korktuğumu söylemiştim” diyordu.
     
  6. Konu Sahibi
    Konu Sahibi
    elif20

    elif20 Daimi Üye

    Kayıt:
    31 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    3.744
    Beğeniler:
    5.422
    [​IMG]

    Peygamberimiz dünyaya gelmeden önce bir kuraklık yaşanmış ve arkasından kıtlık baş göstermişti. Geçim derdi artınca, şehir dışında yaşayan fakir kadınlar, emzirecek bir çocuk bulmak ve para kazanmak için Mekke’ye gelmek zorunda kaldılar.

    Bunlar arasında olan Halime Hatun, o günleri şöyle anlatmaktaydı:

    “Mekke'ye gelir gelmez, yeni doğan bebekleri soruşturmaya başladık. Onların arasında bir yetimin bulunduğunu öğrenince, bunu sanki duymamış gibi yaptık.
    Çünkü âdetlere uyup, yetim çocukları pek almak istemezdik.

    Benimle birlikte gelen kadınlar, Mekke’yi dolaşarak birer bebek buldular. Ben açıkta kalmıştım. O sırada Abdulmuttalip, bir sütanne arayıp duruyordu. Onunla karşılaşınca adımı sordu ve Sa’d Kabilesi’nden olduğumu duyunca:

    'Ey Halime! Benim yetim bir torunum vardır ki, hiçbir kadın almaya yanaşmadı. Onu emzirir misin? Belki bu yüzden, Allah sana mutluluk verir' dedi.

    Bu teklifi kabul etmeye korktum ve eşime danışmak için yurduma döndüm.

    Eşim Haris, kıtlıktan bahsederek:

    'Belki o bebek yüzünden Allah bize bolluk verir' diyerek razı oldu.

    Tekrar Mekke’ye gittim. Abdulmuttalip, beni beklemekteydi. 'Torununu alacağım!' dediğim zaman, beni büyük bir sevinçle Âmine’ye götürdü.

    Bebeğin yanına birlikte çıktık. Sütten beyaz bir yün kumaşa sarılmıştı. Altına ise, yeşil ipekten yapılan bir örtü serilmişti. Yanına yaklaşınca, inanılmaz güzellikte bir koku duydum. Sırt üstü yatmış durumda uyumaktaydı. Onu uyandırmaya kıyamadım.
    Ellerimi göğsüne koyduğumda, gözlerini açarak gülümsedi. Dayanamadım. Kucağıma alarak o güzel gözlerinin arasından öptüm.”

    Peygamberimizin annesi Hz. Âmine, oğluna iyi bakmasını Halime Hatun’a tembih ettikten sonra, iki yıl boyunca göremeyeceği o nur yüzlü oğlunu gözyaşları içinde yolcu etti.

    Halime Hatun, daha sonrasını şöyle anlatıyordu:

    “Mekke’den ayrılınca, ona ilk sütü verdim. Yanımda da kendi çocuğum vardı. İkisi de süt içip uyudular. Hâlbuki benim çocuğum kolay kolay uyumaz, bizi de uyutmazdı.
    Kabileme döndüğümde, süt vermeyen devemizden bol miktarda süt geldi. Eşim de bu işe hayret etmişti.

    'Ey Halime! İyi bil ki mübârek bir çocuk bulmuşsun' dedi.”

    Halime Hatun’un evindeki yaşlı devenin süt vermesiyle başlayan harikalar.
    Peygamberimizin hayvanlarla ilgili mucizelerinin başlangıcıydı. Kısa bir süre sonra, bu bereket diğer hayvanlarda da görüldü.

    Sa’d Kabilesi’ndeki davarlar kuraklıktan ötürü süt vermezlerken, Halime Hatuna ait hayvanlar, gittikleri otlaklardan memeleri sütle dolu dönüyorlardı.

    Kabilenin büyükleri o çobanlara kızıp: “Yazıklar olsun size! Halime’nin çobanı nereye gidiyorsa, siz de oraya gidin!” diye söylenirlerdi.

    Çobanlar ise:

    “Zaten öyle yapıyoruz ama olmuyor. Vallahî bu işi anlamadık" derlerdi.
     
  7. Konu Sahibi
    Konu Sahibi
    elif20

    elif20 Daimi Üye

    Kayıt:
    31 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    3.744
    Beğeniler:
    5.422
    Efendimiz'in (sav) binlerce mucizesi var biliyorsunuz ben şimdilik bir kaçını paylaştım sizlerle inşallah daha fazlasını paylaşacağım.. Hepinizden Allah razı olsun :utan:
     
  8. Konu Sahibi
    Konu Sahibi
    elif20

    elif20 Daimi Üye

    Kayıt:
    31 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    3.744
    Beğeniler:
    5.422
    Amin cümlemizden inşallah
     
  9. Konu Sahibi
    Konu Sahibi
    elif20

    elif20 Daimi Üye

    Kayıt:
    31 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    3.744
    Beğeniler:
    5.422
    İbni Abbas radıyallahu anh anlatıyor:

    — iki adam Allah'ın Resulüne gelip dâvâlaştılar. Resûlullah aleyhisselâm alacaklı kişiden delil ve şahit göstermesini istedi. Alacaklının ise delil ve şahidi yoktu. Bundan sonra borçlu kimseye yemin etmesini teklif etti. Borçlu da «Kendisinden başka ilâh olmayan Allah»'a yemin etti. Adamın yemin etmesinden sonra Peygamber aleyhisselâm kendisine:

    — Hayır, sen alacaklının iddia ettiği gibi yapmışsın. Fakat «Lâilâ-he illallah» sözünü ihlâs ile söylediğin için, Allah seni mağfiret etti, buyurdu.

    (Çünkü o anda Cebrail aleyhisselâm gelmiş ve Peygamber aleyhisselâma borçlunun yalan yere yemin ettiğini, fakat kelime-i tevhidi ihlâsla söylediği için Allahü Teâlâ'nın kendisini affettiğini haber vermişti.)

    (Ebû Davud, Neseî)
     
    melek_yüzlüm bunu beğendi.
  10. Konu Sahibi
    Konu Sahibi
    elif20

    elif20 Daimi Üye

    Kayıt:
    31 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    3.744
    Beğeniler:
    5.422
    Süveyd bin Hanzala radıyallahu anh anlatıyor:

    Resulûllah aleyhisselâmı ziyaret etmek için yola çıkmıştık. Valî bin Hucr radıyallahu anh de bizimle beraber bulunuyordu. Yolda kendisine hasım olan biri çıkıp onu yakaladı. Vail, kendisinin Vail olmadığını söylemişti de, hasmı:

    — O'nun Vail olmadığına yemin edin, hemen salıvereyim, demişti.

    Arkadaşlar yalan yere yemin etmekten kaçındıkları için yemin etmek istemediler. Ben ise, Vail'in. Vail olmayıp kardeşim olduğuna dair yemin ettim, bunun üzerine hasmı da Vail'i salıverdi.

    Peygamber aleyhisselâmın huzuruna gelince, hadiseyi anlatıp arkadaşların, Vail'in Vail olmadığına yemin etmek istemediklerini ve kendimin Vail'in kardeşim olduğuna dair yemin ettiğimi söyledim. Peygamber aleyhisselâm da:

    — Doğru söylemişsin; müslüman müslümanın kardeşidir, buyurdular.

    (Ebû Davud, îbni Mâce)
     
    melek_yüzlüm bunu beğendi.
  11. Konu Sahibi
    Konu Sahibi
    elif20

    elif20 Daimi Üye

    Kayıt:
    31 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    3.744
    Beğeniler:
    5.422
    Câbir radıyallahu anh anlatıyor:

    Peygamber aleyhisselâm bizi, Kumandanımız Ebû Ubeyde olduğu halde, üçyüz süvari olarak Kureyş'lilerin ticaret kervanlarını gözetlemek için göndermişti. Açlıkla karşı karşıya kalmıştık. O derece kî, açlıktan ağaç yapraklarını yedik. Bu sebepten bu askere «yaprak asker» dediler. Deniz, sahile anber denilen bir balık atmıştı. Onbeş gün o balıktan yedik ve iç yağından da vücudumuzu yağladık. Bu suretle vücutlarımız iyileşti. Ebû Ubeyde bu balığın kemiklerinden birisini alıp yere dikmişti ki onun altından, üzerinde binicisi bulunan bir hayvan geçebilirdi.

    Aramızda bir adam vardı ki, açlık son haddine vardığında, üç dişi deveyi boğazlamıştı. Sonra üç dişi deve daha boğazladı. Fakat bundan sonra Ebû Ubeyde deve boğazlamaya devam etmesini yasakladı.

    (Buharî, Müslim, Ebû Davud, Nesel)
     
    melek_yüzlüm bunu beğendi.
  12. Konu Sahibi
    Konu Sahibi
    elif20

    elif20 Daimi Üye

    Kayıt:
    31 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    3.744
    Beğeniler:
    5.422
    Allahü Teâlâ, kendi varlığını bilsin, ibâdette bulunsun ve yer yüzünü de imâr etsin diye insan varlığını yaratmayı mürad ettiği zaman, Meleklerine:

    — «Ben yer yüzünde muhakkak bir halife yapacağım, bir halife tâyin edeceğim ki kendi irademden kudret ve sıfatımdan ona bazı selâhiyetler vereceğim ki, o bana vekâleten mahlûkatım üzerinde bir takım tasarruflara sahip olacak, benim nâmıma hükümler icra edecek, benim vekilim olarak benim emirlerimi, benim kanunlarımı tatbike memur bulunacak. Sonra onun arkasından gelenler ve ona halef olarak yâni vazifeyi icra edecekler bulunacaktır,» buyurdu.

    Melekler bir taraftan bundaki şerefi takdir ettiler, diğer taraftan da yeryüzündeki bir mahlûka böyle yüksek bir irade selâhiyeti bahşedilmesinde bir şer ihtimalinden de korktular. Allahü Teâlâ bundaki gizli hikmetlerini de bildirmediği için:

    — «Ey Rabbimiz! Yer yüzünde onu fesada Verecek, onda fesadlar çıkaracak ve kanlar dökecek bir mahlûk mu yaratacaksın? Halbuki biz hep sana hamdederek, daima seni tesbih ve takdis edip dururken,» dediler.

    Ve bu suretle maksatları —hâşâ itiraz olmayıp hikmetini sormak olduğunu bildirdiler, mamafih bununla hilâfete zımnan bir rağbet de gösterdiler. Allahü Teâlâ cevaben:

    — «Her halde ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim,» buyurdu. Melekler bu cevap karşısında sustular ve birbirlerine:

    — — «Elbette rabbımız her şeyi bilir, faydası olmayan bir mahlûk yaratmaz,» dediler.

    Allahü Teâlâ, Meleklere: .

    — «Muhakkak ben, kuru çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım, binaenaleyh ben, onu tam bir insan kıvamına koyup içine ilâhî bir emrim olan ruhtan feyiz verdiğim vakit, onun için secdeye kapanın,» dedi.

    Bunun üzerine Melekler, hepsi toptan secde ettiler, ancak iblis dayattı, kibrine yediremedi ve secdeden kaçındı. Çünkü o- kendisini en üstün mahlûk kabul ediyordu.

    Allahü Teâlâ:

    — «Ya iblis! Sen niçin secde edenlerle beraber olmadın?» dedi. iblis de:

    — «Benim bir kuru çamurdan, bir sûretlenmiş balçıktan yarattığın bir beşere secde etmem mümkün değildir. Zira ben ateşten yaratıldım, Ateş'ise topraktan üstündür,» dedi ve bu bâtıl kıyasıyla itaat dairesinden çıkarak fiilen kâfir oldu.

    Allahü Teâlâ: .

    — «O halde, çık oradan, çünkü sen tard olundun. Ve bu lanet ceza gününe kadar üzerindedir.» Şeytan:

    — «Rabbim! öyle ise bana onların tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver,» dedi.

    Allahü Teâlâ da ba's gününe kadar değil, ecel günü yani birinci sürün üfürülmesine kadar mühlet verdiğini bildirdi

    Bunun üzerine Şeytan:

    — «Ya rabbi! benim azgın ve asiliğime hükmetmekliğin vesilesiyle yemin ederim ki, ben, o insanlar için yer yüzünde ziynetler yapıp onları kandırarak hepsini yoldan çıkaracağım, ancak içlerinden mıhlasın Kulların müstesna. Yâni hâlis taatın için seçilmiş lekesiz has kulların aklanmazlar,» dedi.

    Allahü Teâlâ, Şeytanın beşerin ilk maddesine bakarak onlara mutlak tahakküm edebileceğine kaail olmasına rağmen, muhlas kullar için hakkı teslim etmesi üzerine buyurdu ki:

    — «işte bu dediğin, sahiplerini azıtamayacağını itiraf ettiğin o ihlâs ve tevhîd, bana kavuşturan dosdoğru bir yol, hak bîr kanundur. Hakikaten kullarım üzerine ne sözle ilzam edecek bir delilim, ne fiilen musallat olacak bu kudretin yoktur. Ancak sana uyan azgınlar müstesna. Yani ancak onları sürükleyebilirsin. Fakat o da senin hükmün ile değil, onların iradelerini kötüye kullanarak sana uymaları ve arkana düşmeleri sebebiyledir. Yoksa muhlaslara tasallut edemediğin gibi, diğerlerine de edemezsin. Şüphesiz Cehennem de o sana uyan azgınların vaad olunan yerleridir.»

    Allahü Teâlâ, insanın şerefli, itibarlı ve kendisine halife olmaya lâyık bir mahlûk olduğunu göstermek üzere Hz. Adem'e bütün esmayı talim ederek ilim ve kelâm sıfatlarına mazhar kıldı, sonra da o âlemini Meleklere işaret ederek:

    — Haydin, siz îmân ile ifade etmek istediğiniz hilâfete lâyık olma dâvanızda isabetli iseniz; işte bunların isimlerini bana güzelce haber veriniz, buyurarak onları, acziyetlerini izhar ve isbat için imtihan etti.

    Bu imtihana karşı Melekler:

    — Subhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka bizim hiç bir ilmimiz yoktur, her şeyi bilen ve dâima bilen âlim, her şeyde hakim, hakikaten Sensin ve ancak Sensin, diyerek acziyetlerini izharla tesbîh eylediler.

    Melekler acziyetlerini izhar ve hikmet ilmini teslim edince, Allahü Teâlâ: .

    — Ya Adem! Meleklere şunların isimlerini güzelce haber ver, dedi, Bu hitabı ile halifenin kim olacağına da işaret buyurdu ve böylece Meleklerden sonra Hz. Adem'i de bu emir ile imtihan etti. Bunun üzerine Hz. Adem o arz olunan şeyleri isimleriyle haber verince, Allahü Teâlâ, Meleklere:

    — Ben size, Ben bütün arz ve semânın gaybını bilirim, demedim mi? Ve siz ne açıklıyorsunuz ve ne gizliyorsunuz, onu da biliyorum, buyurdu.

    Allahü Teâlâ Hz. Adem'e eş olarak kendi kaburga kemiğinden Havva validemizi yarattı ve:

    — Ya Adem, sen ve zevcen şu Cennette rahat yaşayınız. Nimetlerimden bol bol yiyiniz. Ancak şu bur ağaca yaklaşmayınız, meyvesinden yemeye kalkışmayınız ki haddini aşanlardan olursunuz, buyurdu. Ve Şeytanın kendilerine düşman olduğunu bildirerek onun sözüne kanmamalarını istedi.

    Allahü Teâlâ onlara yalnız bir ağacın meyvesinden yemelerini yasaklamıştı ki, bu suretle insana, iradesini kullanmayı ve nefsine hâkim olmayı öğreterek mükellefiyetten azade olmadığını hatırlatıyordu.

    Onlara verilen bu nimetler üzerine ilâhî huzurdan kovulan ve insanoğluna ebedî düşmanlığını ilân eden Şeytan, ilk olarak kendilerinde örtülüp gizlenen kötü yerlerini meydana çıkarmak; avret mahallerini açmak için ikisine de vesvese vermeye başladı. Hz. Adem ve Havva bu âna kadar yaratılışlarında kendilerini utandıracak ve tiksindirecek çirkin pis şeylere mahal olacak kötü yerlerini ne kendilerinde ve ne de birbirlerinde görmüyorlar ve hattâ bilmiyorlardı. Settârul' uyub olan Halik Teâlâ evvel emirde onu örtmüş ve kendilerinden gizlemişti.

    Şeytan nihayet bir fırsatını bulup onlara yaklaştı ve:

    — Ey Adem! Sana, seni burada ebedî kılacak bir devleti haber vereyim mi? Diyerek, Allahü Teâlânın yaklaşmamalarını emrettiği ağacı gösterdi.

    Hz. Adem, Şeytanın bu sözlerine aldırış etmedi, ancak şeytan da vesvesesinde yılgınlık göstermedi ve:

    — Rabbimiz sizi bu ağaçtan başka bir sebeple değil, ancak iki Melek olacağınız veya bu Cennette ebedî kalacağınızdan dolayı nehyetti. Yani bundan yerseniz ya Melekler gibi yemek, içmek ihtiyacından müstağni olursunuz, yahut ölüm yüzü görmez burada ebedî kalırsınız, dedi. Kendisine inanmaları için de yemîn ederek, «ben sizin nasihatçınız ve hayrınızı isteyicinizim» diye emîn olmalarını istedi.

    Hz. Adem ve Havva hiç bir kimsenin yalan yere Allaha yemin etmeyeceğini düşünerek yanıldılar ve bu ağaca meylettiler. Hz. Adem burada içtihadında isabet edemeyerek, o nehyedilen ağacın cinsinden olan başka bir ağacın meyvesinden yemekte bir mahzur olmayacağına hükmetti ve beraberce Allahü Teâlâ'nın yasak kıldığı ağacın meyvesinden tattıkları vakit örtülü ve gizli olan avret mahalleri açılıverdi. Bunun üzerine hayalarından derhal üzerlerine Cennetin incir yaprağından yamalar yamamağa başladılar. Allahü Teâlâ da kendilerine şöyle nida etti:

    — Ben sizi o ağaçtan nehyetmedim mi idi? Şeytan size açık bir düşmandır demedim mi îdi?

    Hz. Adem ile Havva cevaben:

    — Ey Bizim rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer sen bize rahmet ve mağfiret etmezsen, en büyük zarar ve felâketin içinde kalanlardan olacağız, diye tevbe ve niyazda bulundular.

    Allahü Teâlâ, Hz. Adem, Havva ve Şeytan'a hitap etti:

    —— Haydi, bâzınız bâzınıza düşman olarak yer yüzüne ininiz. Size orada bir müddet için karar edip nasiplenmek ve geçinmek vardır. Orada yaşayıp orada ölecek ve yine ondan çıkarılacaksınız.

    Hz. Adem ve zevcesi, dolayısıyla insan nevi yer yüzünde böylece mekân tuttu ve Şeytanla mücadele ederek Rabbından telâkki ettiği kelimelerle tevbe ve istiğfarda bulundu. Allahü Teâlâ'nın emirleri ile amel etti ve tevbeleri de kabul olundu. Çünkü Allahü Teâlâ esirgeyici ve bağışlayıcıdır.

    Hz. Adem beş şeyi ile bahtiyar olmuştur:

    Hatâsını itiraf, pişmanlık, nefsini kötülemek, tevbeye devam ve rahmetten ümidi kesmemek.

    iblis de beş şey ile bedbaht olmuştur:

    Günahını ikrar etmemek, pişmanlık duymamak, kendini kötülemeyip azgınlığını Allahü Teâlâ'ya niubet etmek ve rahmetten ümidini kesmek.

    Ahnef ibni Kays, Medine'de Müminlerin Emiri Hz. Ömer'i görmek ister, bir de bakar ki büyük bir kalabalık halka halinde toplanmış, Kâ'bül'ahbar onlara vaaz veriyor ve şunları anlatıyor:

    — Âdem aleyhisselâma vefat emri geldiği zaman; «Ya Rab, düşmanım iblis, beni meyyit halinde görünce kendisi kıyamet gününe kadar mühlete kavuşmakla sevinecek, bana şamata edecek,» dedi. Cevap verildi ki:

    — «Ya Adem, sen Cennete iade olunacaksın, o mel'un ise evvelkilerin ve sonrakilerin adedi kadar ölüm acısını tatmak için tehu olunacak.»

    Sonra Hz. Adem, Melekül'mevt Azraile: «— Ona ölümü nasıl tattıracaksın? Vasfını bana anlat,» dedi.

    Onun ölümünün vasıfları anlatıldığı zaman, Hz. Adem: «— Ya Rabbi! Kâfi» dedi

    Bunun üzerine orada vaazı dinleyen insanlar, heyecana gelerek; «— Ya Ebâ İshak! O nasıldır? bize anlat» dediler.

    Kâ'b'ın anlatmak istememesi üzerine çok İsrar ettiler, bunun üzerine dedi ki:

    — Allahü Teâlâ, birinci sûr'un ufürülmesi akabinde Azrail'e diyecek ki:

    — «Sana yedi Sema ve yedi Arz ahalisinin kuvvetini verdim ve bugün sana bütün gadap kisvelerini giydirdim. Şiddetli gadabımla in, o tard olunmuş İblis'e artık ölüm acısını tattır, sakaleynden evvel ve ahirlerin acılarını hep birden ihtiva etmek üzerine bütün illet ve hastalıkları yüklet. Beraberinde gayz ve gadapla dolu yetmiş bin zebani, her biriyle de Cehennem zincirlerinden zincirler, tomruklarından tomruklar bulunsun. Cehennem kancalarından yetmiş bin kanca ile o mel'unun kokmuş canını çıkarın. Malik'i de çağırın Cehennem kapılarını açsın.» Bunun üzerine Azrail öyle bir suret ile inecek ki ona Semâ'ların ve Arz'ların ahalisi baksa korku ve dehşetlerinden derhal ölürlerdi, inecek, Iblis'e varıp «dur, ya habis! Artık sana ölümü tattıracağım, çok ömür sürdün. Nice nesilleri azdırdın, yoldan çıkardın. Ancak işte malûm vakit geldi.» diyecek. Mel'un Şeytan Doğuya kaçacak, bakacak Melekül'mevt gözleri önünde, Batıya kaçacak bakacak yine gözlerinin önünde, denizlere dalacak denizler kabul etmeyecek, hâsılı yer yüzünün her tarafına kaçacak, sığınacak kurtulacak hiç bir yer bulamayacak, sonra Dünyanın ortasında, Hz. Adem'in kabri yanında duracak veya Doğudan Batıya Batıdan Doğuya topraklarda sürünecek, nihayet Adem aleyhisselam'ın yer yüzüne indiği mevzîye varınca Arz, bir kor gibi olacak Zebaniler kancaları takıp didikleyecekler de didikleyecekler. Allahü Teâlâ'nın dilediği zamana kadar can çekişip azap içinde kalacak. O böyle can çekişirken Hz. Adem ve Havva'ya'da:

    — «Kalkınız düşmanınız ölümü nasıl tadıyor, bakınız» denecek. Kalkacaklar, onun çektiği azabın şiddetine bakacaklar da:

    — «Ya Rab, bize nimetini tamamladın» diyecekler.

    * * *
     
    mes32 ve melek_yüzlüm bunu beğendi.
  13. melek_yüzlüm

    melek_yüzlüm Daimi Üye

    Kayıt:
    6 Aralık 2009
    Mesajlar:
    2.437
    Beğeniler:
    2.195
    Allah razı olsun canım...
     
    elif20 bunu beğendi.
  14. mes32

    mes32 Daimi Üye

    Kayıt:
    27 Kasım 2011
    Mesajlar:
    1.315
    Beğeniler:
    1.200
    Allah razı olsun gülümm
     
    elif20 bunu beğendi.
  15. Konu Sahibi
    Konu Sahibi
    elif20

    elif20 Daimi Üye

    Kayıt:
    31 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    3.744
    Beğeniler:
    5.422
    Vaktiyle, kardeş olan Kabil ve Habil isminde iki Adem oğlu, Allahü Teâlâ için birer kurban, ona manevî yakınlık sağlayacak birer nesne arz etmişlerdi. Kabil katı tabiatlı, Habil ise takva sahibi bir kimse idi. Herhangi bîr delil ile Habil'in kurbanının kabul olunduğu Kabil'in kurbanının ise kabul olunmadığı anlaşıldı. Kurbanı kabul edilmeyen Kabil, Habil'in kurbanının kabul edilmesinden dolayı ona hased ederek:

    — Ahdim olsun seni öldüreceğim, dedi. Habil de dedi ki:

    — Allahü Teâlâ ancak takva sahiplerinden kabul buyurur. Binaenaleyh Allah'dan kork, niyyetini düzelt. Eğer sen beni öldürmek için elini uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi uzatmam. Çünkü ben, âlemlerin Rabb'ı olan Allah'dan her halde korkarım. Ben bu suretle şunu isterim ki, beni günaha sokmayasın da hem benim günahım, hem de kendi günahınla dönüp gidesin, bu iki günahı yüklenerek can verip Hakk'ın huzuruna Varasin da Cehennem ehlinden olasın. Zira zalimlerin cezası budur.

    Bu takva, bu salim fikir, bu hayır ve nasihat, bu kardeşlik hissi üzerine, kurbanı kabul edilmeyen zalim Kabil'in nefsi, kendisine kardeşi Habil'i öldürmeyi arzu ettirdi. Yani vaz geçirmek şöyle dursun öyle bir cinayet güya bur tâat şevkiyle endişesiz yapılabilecek, mâniden uzak, arzusuna uyulur bir şey gibi gösterdi, kolaylık hatta gayret verdi. Bu suretle nefsi, Kabil'e bu cinayeti bir yem gibi önüne gerilmiş pek hoş bir şey gibi gösterip ve bu isyanı icrası lâzım bir tâat gibi kabul ettirince de Kabil kardeşini öldürdü. Ancak, bu cinayeti ile kendisine bir fayda sağlama ihtimali olmadığından başka, dininde de, dünyasında da hüsrana uğradı, zarar ve ziyan içinde kaldı, öldürdüğü kardeşinin cesedini ne yapacağını şaşırdı, çaresizlikler içerisinde kıvrandı. Sonra Allahü Teâlâ, yerde deşinen bir karga gönderdi. Bu gönderiş ve deşiniş ona kardeşinin cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek içindi. Katil, karganın bu hareketinden ilham alarak:

    — «Eyvahlar olsun, vay bana, ben şu karga kadar olup da kardeşimin iaşesini gömüp gizlemekten aciz oldum ha!..»

    Dedi ve bunun üzerine nadimler güruhundan oldu, pişmanlıklar içerisinde kaldı.

    Bu kıssadaki Kabil ve Habil ismindeki iki kardeşin Adem aleyhisselâmın kendisinin iki oğlu olduğu, ekseri müfessirlerin görüşü olmakla beraber israil oğullarından iki Adem oğlu olduklarını söyleyenler de vardır. Ancak dikkat edilmesi lâzım gelen husus, şahısların tâyini değil, vak'anın hakikatidir. Çünkü Kabil ve Habil kıssası namıyla acaip ve garip bir çok şeyler söylenmiştir. Binaenaleyh hata olmak ihtimalinden kurtulamayacak olan türlü türlü rivayetlerden ve tafsilâttan sakınarak Kur'ân-ı Kerîm'deki beyanın esas alınmasına dikkat çekilmiştir. Nitekim mealen şöyle buyurulmuştur:

    —«Allahü Teâlâ iki Adem oğlu ile bir mesel darb etti, bunun hayrını tutun, şerrini bırakın.»

    (Mâide Sûresi)
     
  16. aytoy

    aytoy Üye

    Kayıt:
    26 Ocak 2012
    Mesajlar:
    49
    Beğeniler:
    58
    Teşekkürler,emeğine sağlık.:nk:
     
    elif20 bunu beğendi.
  17. mes32

    mes32 Daimi Üye

    Kayıt:
    27 Kasım 2011
    Mesajlar:
    1.315
    Beğeniler:
    1.200
    emeğine sağlık
     
    elif20 bunu beğendi.
  18. Konu Sahibi
    Konu Sahibi
    elif20

    elif20 Daimi Üye

    Kayıt:
    31 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    3.744
    Beğeniler:
    5.422
    Nuh aleyhisselâm, Hazreti îdris'den sonra yer yüzündeki insanlara, kendilerini irşad etmek üzere Allahü Teâlâ'nın gönderdiği büyük bir peygamberdir. Hazreti Nuh'a ait haberler Kur'ân-ı Kerîm'in yirmi sekiz yerinde zikredilmiştir ki, bunlardan birisi müstakil bir sûredir.

    Allahü Teâlâ, bir hakikat olarak Nuh aleyhisselâmı kavmine bir Peygamber olarak gönderdiği vakit o, kavmine:

    — Ey kavmim! Allah'a ibadet edin!. O Allah ki, sizin için O'ndan başka kendisine ibadet edecek, kullukta bulunacak hiç bir ilâh yoktur. Emin olunuz ki, Allah'ı tanımadığınız takdirde üzerinize büyük bir günün azabının gelmesinden korkuyorum, dedi.

    Allah'ın Resulünün bu dâvetine karşılık, kavmin ileri gelenlerinden bir güruh:

    — Ey Nuh, her halde biz, seni çok açık bir sapıklık içinde görüyoruz, dediler.

    Hazreti Nuh da kendilerine:

    — Ey kavmim! Bende bir sapıldık yoktur. Ancak ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Size Rabbimin haberlerini, emirlerini tebliğ ediyorum. Size öğüt veririm ve sizin bilmediğiniz şeyleri Allah'dan ilham olunduğu gibi bildiriyorum.

    — Ey kavmim! Beni niçin yalanlarsınız? Yoksa içinizden sizi korkunç bir âkibetten korumak, sizin de korunup rahmete erişmeniz için Rabbiniz tarafından bir kimseye vahiy, peygamberlik gelmesine şaşar ve inanmaz mısınız?.

    Bu sözleri üzerine Nuh aleyhisselâmı yine yalanlamaya devam ettiler ve dediler ki:

    — Ey Nuh! Biz seni, ancak bizim gibi bir beşer görüyoruz. Sana uyanları da ilk bakışta en rezillerimiz olan kimselerden ibaret görüyoruz. Sizin bize fazla bir meziyet ve üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Belki biz sizi yalancı sayıyoruz.

    Nuh aleyhisselâm irşadına devam ederek:

    — Ey kavmim! Açıkça söyleyin, eğer ben Rabbim tarafından verilmiş bir delili hâiz isem ve bana, Rabbim kendisinden bir rahmet vermişti, size onu görecek göz vermeyip kör olarak bırakmış ise, biz size onu görmek istemediğiniz halde zorla kabul mü ettireceğiz zannediyorsunuz?. Hem ey kavmim, ben bu irşadıma karşılık sizden bir mal da istemiyorum. Benim ücretim ancak Allahü Teâlâ'ya aiddir. Ve ben, o iman edenleri kovucu da değilim. Elbette onlar Rablerine kavuşacaklar. Fakat sizi de ben, cahillik eden bir topluluk olarak görüyorum. Hem ey kavmim, ben bunları kovarsam, bana kim yardım edip Allah'tan beni kurtarabilir? Bunu bir defa düşünmez misiniz?. Ben size, ne Allah'ın hazineleri yanımdadır, ne de gaybî bilirim demiyorum. Ben muhakkak meleğim de diyemem. Yine ben, gözlerinizin hor gördüğü o kimseler hakkında «Allah onlara hiç bir hayır vermez» de diyemem. Zira onların vicdanlarındaki îmanı en iyi bilen Allahü Teâlâ'dır. Böyle halde bulunmuş olsam ben, şüphesiz haddini aşanlardan olurum!, dedi.

    Buna karşılık Nuh aleyhisselâmın kavmi:

    — Ey Nuh! Sen bize karşı hakikaten husûmette bulundun. Bize husûmetini fazlalaştırdın. Eğer sözünde doğru isen, bizi tehdid ededurduğun azabı hemen bize getir, dediler.

    Hazreti Nuh:

    — Onu size, ben değil, dilerse Allahü Teâlâ getirecektir. Siz onu âciz bırakacak değilsiniz. Ben size ne kadar öğüt vermek istedimse de, Allahü Teâlâ sizi helak etmeyi murad etmişse benim nasihatim size hiç fayda vermez, iyi biliniz ki, Allah Rabbinizdir, en sonunda çaresiz ona döneceksiniz!, dedi.

    Kâfirler:

    — Ey Nuh! Yoksa o azabı sen mi uydurdun? diyorlardı. Hazreti Nuh da:

    — Eğer ben uydurdumsa günahı bana aittir. Halbuki ben, sizin yüklemek istediğiniz suçtan her halde uzak bulunuyorum, dedi.

    Bunıın üzerine Nuh aleyhisselâma Hazreti Allah tarafından vahyolundu ki:

    —- Kavminden şimdiye kadar îman edenlerden başka hiç birisi îman etmeyecektir. Binaenaleyh işlemekte oldukları fenalıklardan dolayi sen endişelenme de, bizim nezaretimiz altında ve vahyettîğimiz talimat dairesinde gemi yap!. O zulmedenler hakkında şefaatçi de olma! Çünkü o zalimler muhakkak batırılacaklardır.

    Bu ilâhî emir üzerine Nuh aleyhisselâm gemiyi yapmaya başlamıştı. O bu işle meşgul olurken kavminden her hangi bir imansızlar güruhu yanından geçtikçe, kendisiyle alay ederler, «Hani peygamberim diyordun, işi marangozluğa bozdun» diye eğlenirlerdi.

    Hazreti Nuh da kendilerine:

    — Siz benimle eğleniyorsunuz; sizin şimdi eğlendiğiniz gibi biz de ilerde sizinle eğleneceğiz!. Kime perişan eden bir azâb gelecek ve daimî bir azâb kimin başına inecektir, ilerde, görürsünüz! diye cevap verirdi.

    Nihayet Allahu Teâlâ'nın emri geldi ve gemi hareket edip yer yüzünden su kaynayıp fışkırmaya başladığı zaman Allahu Teâlâ Nuh aleyhisselâma:

    — Şimdi geminin içine her çift erkek ve dişiden iki tane, bir de aleyhinde hüküm geçmiş bulunan oğlundan başka aileni ve îman edenleri yükle! buyurdu. Bununla beraber Hazreti Nuh'a insanların pek azından başka kısmı îman etmemişti.

    O zaman Nuh aleyhisselâm gemiye binecek olanlara:

    — Haydi mecrasında da, mersâsında da, Allah'ın ismini anarak gemiye bininiz! Rabbim muhakkak Gafûr'dur, Rahîm'dir, dedi.,

    Artık gemi, içindekilerle beraber dağlar gibi dalgalar içinde akıp gidiyordu.

    O sırada Hazreti Nuh, ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna da:

    — Ey oğulcağızım, gel benimle bin! Kâfirlerle beraber olma! diye seslendi. Oğlu:

    — Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım! diye cevap verdi. Hazreti Nuh:

    — Bugün Allah'ın emrinden koruyacak bir şey, rahmetinden baş-'ka yoktur! dedi ve derhal âsî oğul dalga aralarına giriverdi. Böylece o da boğulanlardan oldu.

    Tufan tamam olunca Allahü Teâlâ tarafından:

    — (Yere:) Ey arz suyunu yut!, (Göğe de: ) Ey semâ suyunu kes! emri verildi. Ve su çekildi, emir de yerine getirildi. Gemi de Cûdî dağı üzerine oturdu. O zalim kavme de «uzaklaşın!» denildi.

    Nuh aleyhisselâm Rabbine nida ederek:

    — Ey Rabbim! Oğlum tabiî benim âilemdendir. Hiç şüphesiz Senin va'din de haktır. Ve sen hâkimlerin üzerinde isabetle hükmedersin! dedi.

    Allahü Teâlâ:

    — Ey Nuh! Kâfir oğlun senin ehlinden değildir. O, salih olmayan kötü iş sahibidir. Binaenaleyh hakikatine ilmin erişmediği şeyi benden isteme!. Ben seni câhillerden olmaktan men'ederim! buyurdu. Nuh aleyhisselâm:

    — Rabbim! Hakikatini bilmediğim şeyi istemekten sana sığınırım!. Allah'ım! Yoksa sen beni mağfiret etmez ve bana merhamet etmezsen, ben dalâlete düşenlerden olurum! diye niyazda bulundu.

    Bunun üzerine Allahü Teâlâ tarafından:

    — Ey Nuh, bizden sana ve mâiyetindekilerden üreyecek bir çok Ümmetlere selâm ve bir çok bereket ile gemiden in!.. Bir çok ümmetleri de ilerde dünyâ malıyla faydalandıracağız da sonra küfürleri sebebiyle onlara tarafımızdan elem verici bir azab dokunacaktır! buyuruldu.

    Kırk yaşında Allah Elçiliği vazifesini yüklenen Nuh aleyhisselâm, kavmi içerisinde bu mukaddes vazifesini tufan hadisesine kadar tam dokuz yüz elli sene devam ettirdi.

    (Hûd, Nuh ve A'râf Sûreleri)
     
  19. Konu Sahibi
    Konu Sahibi
    elif20

    elif20 Daimi Üye

    Kayıt:
    31 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    3.744
    Beğeniler:
    5.422
    Lût aleyhisselâm Hazreti İbrahim'in akrabası olup Filistin'de iskân eden Sedum kavmine peygamber olarak gönderilmiş ve İbrahim âleyhisselâmın şeriatını tebliğ ile memur olmuştu. Hazreti Lût'un kavmi çok azgındı ve erkeklerle münasebeti âdet haline getirerek livata fiilini işliyorlardı. Bu iş için de bilhassa genç delikanlılar üzerinde kötü emel besliyorlardı.

    Hazreti Lût kavmine tebliğe başladı ve bu çirkin fiilden vazgeçmelerini temin için nasihata başladı:

    — Ey kavmim! Siz hâlâ göz göre göre o fuhuşu yapacak mısınız? Doğru kadınları bırakıp da çirkin bir şekilde erkeklere mi yanaşacaksınız? Sizden önce âlemlerden hiç biri bu haltı işlemedi. Siz hâlâ erkeklere gidecek, yolu kesecek ve meclisinizde edebsizlik yapıp duracak mısınız? Yoksa Allah'ın azabına uğrarsınız., dedi.

    Fakat o azgın kavim bu hak nasihatlere karşı şu küstahça cevabı verdiler:

    — Haydi getir bize Allah'ın azabını, eğer sen doğru söyleyicilerden isen!

    Bunun üzerine Lût aleyhisselâm Allahü Teâlâ'ya şöyle ilticada bulundu:

    — Ey Rabbim! Ortalığı fesada veren bu azgın kavme karşı bana yardımcı ol!

    Allah'ın elçileri Cibril, Mikâil ve israfil ibrahim aleyhisselâma müjde ile geldiler ve dediler ki:

    — Haberin olsun, biz bu Sedum ahalisini helak edecek olanlarız. Çünkü onlar hep zalim olup hadlerini aştılar! İbrahim aleyhisselâm:

    — A, o beldenin içinde Lût var? dedi.

    O elçiler:

    — Biz orada kim olduğunu pek iyi biliriz. Her halde onu ve ehlini kurtaracağız. Ancak karısı öteki zalimler zümresinden oldu!

    Bu elçiler genç delikanlı suretinde Lût aleyhisselâm'a geldiler. Onların gelmesi Hazreti Lût'u fenalaştırdı, eli kolu daraldı, son derece canı sıkıldı, «Bu çok müşkül bir gün!» diye söylendi. Kavmi ise Hazreti Lût'a misafirlerinden murad almak için koşa koşa gelmişlerdi. Esasen onlar bundan önce de o çirkin fuhuşları irtikab ediyorlardı. Hazreti Lût kavmine:

    — Ey kavmim! işte şunlar siz kavmime ait kızlarımdır. Onlar sizin için daha temizdir, size nikâh edeyim. Allah'dan korkunuz ve beni misafirlerim hakkında rüsvây etmeyiniz! İçinizde size doğru yolu gösterecek aklı başında bir kimse yok mudur? dedi. Kavmi ise:

    — Sen pek âlâ bilirsin ki, senin söylediğin kızlarına bizim ihtiyacımız yoktur. Sen bizim ne istediğimizi pek iyi bilirsin! dediler. Hazreti Lût kavmine:

    — Eğer benim size karşı şahsî kuvvetim olsa, yahut kuvvetli bir şeye sığınabilsem size nasıl oyun oynayacağımı ben bilirdim, diye cevap verdi.

    Bunun üzerine misafir melekler:

    — Ey Lût, biz Allahü Teâlâ'nın elçileriyiz. Onlar sana bir zarar" dokunduramazlar. Bırak gelsinler! dediler.

    O azgınlar zümresi misafirlere doğru yürüdükleri zaman Allahü Teâlâ gözlerini silip süpürdü ve şaşkınlık içerisinde geriye dönüp helaki beklediler.

    Aîlahü Teâlâ'nın elçileri olan melekler daha sonra Lût aleyhisselâm'a:

    — Sen aileni beraber alarak gecenin bir kısmında çıkıp git! Içinden hiç biri kalmasın! Yalnız kadının kalsın. Çünkü onlara isabet edecek belâ ona da dokunacaktır. Bu kavmin helak ânı, sabah zamanıdır, dediler.

    Onlar:

    — Acaba sabah yakın değil midir? diye söylendiler.

    Vaktâ ki Allahü Teâlâ'nın emri geldi. O memleketin altı üstüne geçirildi, o sapıkların üzerine taşlar yağdırıldı. Hazreti Lût inananlarla birlikte kurtuluşa ererken, zalimlerin safında olan karısı da belâsını buldu.

    Hazreti Lût daha sonra Hicaz havalisine gitmekle emrolundu ve vefatına kadar orada kaldı.

    (Hûd Sûresi)
     
    mes32 bunu beğendi.
  20. Konu Sahibi
    Konu Sahibi
    elif20

    elif20 Daimi Üye

    Kayıt:
    31 Temmuz 2011
    Mesajlar:
    3.744
    Beğeniler:
    5.422
    İbni Ömer radıyallahü anh'ten rivayet edilir:

    Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:

    Üç kişi yolda giderken yağmura tutulup, dağın bir mağarasına sığındılar. Arkasından da sığındıkları mağaranın önüne dağın üzerinden bir kaya düşüverdi ve mağarayı kapattı. Bunun üzerine biribiriyle şöyle konuştular:

    Allah için işlediğiniz bir iş varsa, hatırlayın ve onu vesile ederek Allah'a dua edin, belki sizi bu belâdan kurtarır.

    Aralarından biri:

    — Ey Rabbim! Benim pek yaşlı annem-babam vardı ve bir de küçücük çocuklarım. Onlara ben bakarım. Otlaktan koyunlarımla döndüğümde, koyunları sağar ve yavrularımdan önce anne - babama süt içirir, onları beslerdim. Bir gün geç kaldım, karanlık bastıktan sonra ancak gelebildim ve anne-babamı uyumuş olarak buldum. Yine her zamanki gibi, koyunlarımı sağdım ve çocuklarım açlıktan bağrıştıkları halde, anne - babamdan önce onları beslemeyi, onlara süt içirmeyi münasip bulmadım. Anne-babamı da uyandırmaya kıyamadığım için, sabaha kadar başları ucunda, onları beslemeye hazır vaziyette ayakta bekledim. Eğer bu amelim indinde kabul olunup rızanı kazanmışsa, göğü görecek kadar olsun, önümüzü açıver, Ey Allah'ım, dedi. Allahü Teâlâ da kayayı biraz kaldırmak suretiyle bir miktar açtı ve gökyüzünü gördüler.

    İkincisi: Ey Allah'ım! Bir amcam kızı vardı. Onu, bir erkek, kadını nasıl severse öyle aşırı bir sevgi ile seviyordum. Bir gün kendisi ile cinsî münasebette bulunmayı arzu ettim. Kanmadı; yüz dinar getirmedikçe olmaz, dedi. Bu parayı biriktirinceye kadar çalıştım ve gayrî meşru münasebette bulunmak üzere tam önüne geçtiğim sırada, amcam kızı: Ey Allah'ın kulu Allah'tan kork ve ancak Allah'ın hakkı olan şer'î nikah ile mühürü aç, dedi. Bunun üzerine derhal vazgeçip kalktım. Eğer bunu senin rızan için yaptığımı kabul ediyorsan,kapıyı biraz daha aç, dedi. Allahü Teâlâ da kapıyı biraz daha açtı.

    Üçüncüsü ise şöyle dedi: Ey Rabbim, ben bir arak (ölçek adı) pirinç karşılığında birini ücretli olarak çalıştırıyordum, işini bitirdiğinde hakkımı ver, dedi. Verdim. Almak istemedi, gitti. Ben de o pirinci ekmeye devam ettim ve ondan elde ettiğim kazanç sonunda çobanları ile birlikte bir inek sürüsü temin edinceye kadar eke durdum. Alacaklı günün birinde geliverdi ve:

    — Allah'tan kork! dedi. Ben de kendisine:

    — Çobanları ile birlikte duran şu ineklerin yanına git ve onları al, dedim.

    — Allah'tan kork! Ve benimle alay etme! dedi.

    — Alay etmiyorum, onlar senin, onları al! dedim. Ve aldı. Ey Allah'ım, eğer bunu senin rızan için yaptığımı kabul ediyorsan, kalan kısmı da aç! diye dua etti. Allahü Teâlâ da açtı.

    Bir rivayette: Bunun üzerine çıktılar ve yollarına devam ettiler.

    (Buharı, Müslim, Neseî)