Aynaya Bakınca Kimi Görüyorsun?

OP
Unutulmaz

Unutulmaz

Daimi Üye
Katılım
4 Kasım 2010
Mesajlar
725
Tepki
312
Puan
63
Konum
İstanbul
Nereye razıysan orada kalırsın


Görünenin ötesini ziyaret etmek istedim bir gün, iç içe kapıları vardı. Hangisinden girsem bilemedim. Girsem dediysem, sanki hangisini açmaya niyetlensem açılır zannetmemdendir. Oysa denediklerimden sonra anladım ki, her birinin açılması için bir basamak gerekiyormuş Aynı zeminde durupta yukarılara tırmanacağını sanmak yanılgımla tanıştım. Yeni bir soru kapımı çaldı, peki şimdi, şimdi ne yapacağım? Yok mu bu basamakaların ne olduğunu ve nasıl adım atılacağını öğretecek rehber ve yol gösterecek kılavuz? Derinliği olmayan sularda kulaç atmaya çalışanlar gibi hissttim kendimi.

Yüzeysel yaşamak, günübirlik ve günü kurtaracak işleyişle yuvarlanıp giderken, üstelik iyi bir gidiş içinde olduğum zannı içinde olmak, galiba ilk basamak olmalı. Bunun için mi varım ben? Bu kadarcık mı bendeki hikmetin görüntüsü. Olamaz ve olmamalıydı. Amacını bilmeden yürüyenin, nereye gittiğini bilmeden adım atıp duranın, güzel ve ulvî bir yerlere rastlaması ne kadar mümkünse, işte bu gidişle iyi bir seviye yakalama ihtimali de o denli zayıf bence. Zamanın kimsenin hatırını saymadan alıp başını gitmesi, bir saniyenin bile sizin ricanızla hatta yalvarmanızla yanınızda fazladan kalması mümkün görünmüyorsa, ve benim "hoşça kalın" deme zamanım ne zaman bunu bilmiyorsam, acele etmenin hatta hızlıca acele etmenin vakti geçiyor bile.

En yukarılara çıkmak mümükünken, en diplerde kuytu bir nefeslik hayatmiş gibi dehlizde yaşamak, Allah'ımızın "Sana verdiğim fırsatları niçin görüpte yakalamadın, ben seni en iyi olabilecek bir kapasitede yaratmıştım, sen en düşüğünü seçtin" demesi o zamanki pişmanlığımın anlamsızlığına tanık olacak. O gün gelmeden; fakir sofralarında iftar ederek, ekmeğimizi aşımızı dökmeyecek şekilde ayarlayarak, konuşabileceğimiz halde susup gönül kırmadan günü kurtarabilerek, gece gündüz duyarak düşünerek ibadet ederek, samimiyetle af dileyip, af edeceğine gönülden inanarak ve yarattıklarına saygı duyarak bu hayatı yaşamanın, basamaklar anlamına geldiğini bilenler biliyormuş. İnsanı merkeze alarak, onu koruyarak, onun iyiliği için çalışıp hayrına sevinerek mesafeler katediliyormuş. Yürek olmadan sadece beyin taşımak insan olmaya yetmiyormuş.

Ağlamayı unutmadan ve acıya duyarlı, doğru yaşamanın kılı kırk yaran hassasiyeti ile, utanmayı ve edebi daima gözümüzün önünden ayırmamak gerekiyormuş. Acı söz taşları ile, karşımızdakinin kafasını gözünü yarıp ta "ben halâ duyarlıyım, Peygamberimi çok çok seviyorum, ibadetlerimi hamdolsun yapıyorum, tabiidir ki Allah'ımdan korkuyorum" deyip çok sevdiğimizi söylediklerimizin yapma dediklerine kulak tıkayarak sevgi olmayacağını bilmek gerekiyormuş. Bedel ödemeden, hakını vermeden, onun istediği gibi olmadan sevgi olmuyormuş. Sevgimiz adına sıkıntı çekmeyi, yokluğa mahrumiyete katlanmayı bilmek ve bunu hayata yaymak gerekiyormuş.

Dilimizin kötü sözlerini ayıklayacak bir zihin filtresi takmamız gerekiyormuş, kırmamaya çalışmak ve doğrulukta ve adalette kararlı olmak için dua ve kesintisiz gayret gerekiyormuş, yukarılara tırmanabilmek için. Velhasıl, diğer gerekenlerin yanında, insan olmaya ve kalmaya çalışmak ve böyleleri ile birlikte olmak ve vijdanımızın pasını silip sesini açacak ayet desteğimizin ve resul örneğimizin her daim yanımızda ve gönlümüzde olması gerekiyormuş. Dualarımın ayyuka çıkması ve doğruluk özleminin yüreğimi kavurması gerekiyormuş.Yürek dolusu yaşamalıymışım. Ancak böyle tırmanılırmış basamaklar.

Ya Rab'bim, niyetimi halis, dularımı makbul, dileğimi hayırlı ve rızana gidecek yolları sevimli ve kolay kıl. Senin şanına uygun yaşamamı sağlayacak şeyleri nasip et ve benim bunu kesintisiz talep etmemi ihtiyacım eyle, cümle ile birlikte. Rab'bim, rızanı sevdamız eyle ne olur, rızanı sevdamız eyle....

SALİHA ERDİM
 
OP
Unutulmaz

Unutulmaz

Daimi Üye
Katılım
4 Kasım 2010
Mesajlar
725
Tepki
312
Puan
63
Konum
İstanbul
Sadece kendilerini mutlu etmek için evlenenler,

72254365.jpg


Unutmayın ki, muhatabınızın da duyguları ve ihtiyaçları var. Siz mutlu olduğunuzda başkaları mutsuz oluyorsa, burada bir aileden değil, tek kişilik ihtiyaçların öne alınmasından söz edilmeli. Bir kere işleri aksadığında, bir kere söyledikleri yapılmadığında, bir kere de başkalarının istekleri söz konusu olduğunda kıyameti koparan ve ardından “ben seni seviyorum bunu nasıl yaparsın?” diyenler; aslınsa siz karşınızdakini sevmiyor, ihtiyaçlarınızın giderilmesini seviyorsunuz, konforunuzun devamını seviyorsunuz, kendinize kesintisiz itaati seviyorsunuz. Sizin karşınızdakini sevmeniz lütuf değil, çünkü emre amade, ihtiyaçlarınızı gidermek ve gülmeyen yüzünüzü güldürebilmek için seferber olunmuş. Böyle kimseyi herkes sever. Sizin sevmeniz ona bir değer katmaz, siz onun sevgisini kazanmak ne yapıyorsunuz, onu bana söyleyin.

Sevgi; karşısındakinin ihtiyaçlarının ne olduğunu anlayıp, en güzeliyle karşılamaya çalışmakla başlar. Sadece kendilerini düşünen ve muhatabının ihtiyaçları sizin var olmanızla kendiliğinden karşılanmalı mantığıyla hareket edildiğinde, ömür boyu karşılanmayacaktır. Bu da sıkıntı çıkaracak ve giderek engellenemez bir çöküşü başlatacaktır Çünkü; ihtiyaçları giderilmemiş organizma sıkıntı üretir.

Böyleleri bağırsalar haklıdırlar çünkü; karşısındaki haketmiştir, vursalar haklıdırlar, çünkü; kendisi istemiştir. Bütün bunlar hep muhatabın iyiliği için olduğundan dolayı ortada kızacak bir şey de yoktur. Kendisi saygıyı ve sevgiyi her zaman otomatik olarak haketmiştir zaten. Bundan iyisi can sağlığı deyip, hayatına devam edenler, karşısındakilerin mazlum ve kimsesizliğini kendi haklılığının gerekçesi gibi görenler, kendisine bakmayı unutup, muhatabına sürekli bakarak, kendi anlayışına uymayan herşeyi budama görevini üstlelen bu insanlar, zannetmeyin ki siz karşınızdakine zarar veriyorsunuz. Asıl zarar kendinizedir.

Bir insanın kendisini sürekli haklı görmesi, ona zarar olarak yeter.
Bir kimsenin yanındakilerin ihiyaçlarına ve isteklerine bakmayıp, sadece kendi rahatına yönelik talep ve beklentilerde bulunması ve onları yok sayması, kul hakkı olarak ona yeter.
Bir kimsenin sözleriyle ve fiilleriyle yanındakilerin sürekli kalbini kırması ve gönül okşayıcı konuşmaması, sevgilerini kaybetmek için yeter.
Sadece kendisini düşünerek herkesi kendisine hizmet etmeye mecburbırakması ve bunu bir hak ve karşısındakininde bir görevi gibi görüp, herşeyi kabalıkla yaptırması yalnız kalmak için yeter.
İnsanı Allah'ın değerli olarak yarattığı bir emanet gibi değil, elinin altındaki deşarj vasıtası gibi görmesi, emanenete ihanet etmek için yeter.

Bu dünyada ne kadar kalacağını bilmeyenler olarak, yaptıklarının altında ezilmek yerine, yaptıklarının yüceltmesi ile başı arşa kadar değecek olanlardan olabilmemiz için, kimin ayak izlerini takip ettiğimize bakalım. Bilgisizliğin ve olumsuz duygularının adımlarını izleyenler, Rasulünün adımlarını izleyenlerin daima arkalarında kalacaklardır. Henüz nefes alıp veriyorken halâ fırsatımız varken, kırdığımız kalplerden oluşan dağ gibi yığınların altında kalmadan; tevbe, özür dileme ve daha iyisi için kolları sıvama ve gönül alıcı yaklaşımlarla, kurtuşuş reçetesine sarılmak, aklın halâ nefes alıp verdiğinin işareti olacaktır. Kurtulabilenlerden olabilmemiz duasıyla efendim.

SALİHA ERDİM
 
OP
Unutulmaz

Unutulmaz

Daimi Üye
Katılım
4 Kasım 2010
Mesajlar
725
Tepki
312
Puan
63
Konum
İstanbul
Tepki Hayat Belirtisidir

22296621.jpg


Bir bebek doğduğunda, ilk iş olarak nefes alır ve ağlar. Çünkü nefes alışla birlikte akciğerlere hava dolar ve bebek buna ağlayarak tepki verir. Bu, normal işleyişin başladığının ifadesidir. Böylece bebek, dünyada yaşamaya ilk adımını atmış olur. Eğer bebek, ağlayarak hayata katıldığını belli etmemişse bir problem var demektir. Bebeğin hayata döndürülebilmesi, yani nefes alarak ağlamasının sağlanabilmesi için acilen müdahale edilir. Ağız, burun ve boğaz temizlenir, gerekirse başka uyarıcı uygulamalar da yapılır. Eğer bütün bu gayretler sonucunda bebek “Üvee” demişse, herkes “çok şükür” diyerek derin bir nefes alır. Beklenen tepki alınmış ve bir can daha hayata katılmıştır. Demek ki, zamanında ağlamak çok stratejik bir durumdur ve hayat belirtisidir.

Genelde yemek esnasında, tam lokmayı yutarken nefes almayız. Çünkü; nefes alırken soluk borusunun (trakea) ağzını kapatan “Epiglot” isimli kapak açılır. Şahıs, kazara yutkunurken nefes almışsa, epiglot açılır ve içine gıda kaçar. Vücut buna, kaçan cismin miktarına paralel bir tepki ile yani öksürükle cevap verir. Bu, tehlikeli bir durumdur. Vücut tepki veremeyecek olsa, ya da vücudun tepkisi ve dışarıdan yapılan müdahaleler sonuç vermemişse, şahıs boğulabilir. Çünkü yanlış yerde bulunan gıda, nefes almayı engeller. Buradaki tepki de, hayat kurtarmaya yöneliktir.

Vücut normal işleyişe programlanmıştır. Bu işleyişi bozacak, zarar verecek her türlü etkiye tepki vererek, ya bünyenin mevcut tedbiri ile cevap verir, direnir ve mücadele eder, ya da gücünü aşan durumlarda tepki yoğunluğu ile, tehlike sinyali vererek yardım ister. Bu işleyiş, var olan her canlı varlık ve sistem için geçerlidir.

Aza “Nereye gidiyorsun?” demişler, “Çoğa gidiyorum.” demiş. Vücut, normal fizyolojik ve psikolojik seyrinde bir aksama olmadığı sürece saat gibi düzenli çalışır. Eğer sistemlerden birinde bir arıza olursa, bunu çeşitli belirtilerle dışa yansıtır yani tepki verir. Mesela; ateş, ağrı, acı, şişlik, kızarıklık, döküntü vb şikayetler, vücutta işleyişin normalin dışına çıktığını, bir sıkıntı olduğunu ve belki de (zararlı) mikrop bulunduğunu ve bir mücadele yaşandığını ifade eder. Ciddi ve bilinçli bir ilgi ile şikâyet hangi müdahaleye ihtiyaç hissediyorsa o yapılmazsa ve eğer rahatsızlık varsa, o da teşhis ve tedavi edilmezse, şikâyetler giderek ilerler ve daha çok rahatsızlık vermeye başlarlar. Vücudun sinyal anlamı taşıyan tepkilerinin ciddiye alınmaması, rahatsızlıklara hız kazandırır. Yıllarca çekilen ve üstüne gidilmeyen ağrı, acı ve şişlikler, ciddi rahatsızlıkların beşiği durumuna gelir. Bıçak kemiğe dayandıktan sonra harekete geçmemiz ise, çoğunlukla ilerlemiş bir rahatsızlığa müdâhale anlamına gelir, iyileşmeye yönelik ne kadar sonuç alınacağı da geç kalmanın süresine, bünyenin yapısına ve ve bu rahatsızlığa karşı oluşan psikolojiye göre değişir. Daha ilerlemiş durumlarda ise, yapılan müdâhale, habisleşmiş, yayılmış rahatsızlıklardan kurtulma ümidi vermez bize. Oysa daha tepkiler küçük iken tedbir alıp ilgilenebilsek, çok ciddi zararlardan kurtulabiliriz. Şimdi bu manzarayı, sosyal çerçeveye uyarlamaya çalışalım.

Toplum da, canlı bir organizma yani bünye gibidir. Bütün insanlar bir araya gelerek vücudu oluştururlar. Nasıl ki, vücudumuzda minicik bir yer acısa, zarar görse, bütün bünye bunu hisseder. Tahribatın derecesi arttıkça işleyiş de aksar. İşte tıpkı bunun gibi, toplumun genelini ilgilendirip etkileyen bozulma belirtileri ve yanlış gidişler, “Bana zararı yok ya, bana ne.” diyerek görmezden gelinmemeli. Aksi halde, tahliye kanallarından suyu kademeli olarak boşaltılmayan barajın, dolup taşmaya başlamasıyla, giderek önüne gelen her şeyi yıkıp yok ederek bir sel afetine dönüşebileceği gibi, sürekli ihmal de, toplumda önüne geçilmez sosyal patlamalara zemin hazırlayabilir.

Gerek özel, gerekse de sosyal hayatımızda göstereceğimiz tepkiler, her zaman, yıkmaya değil yapmaya, bozmaya değil onarmaya yönelik olmalı. Ve yine her zaman doğru işleyen normal bir seyri hedeflemeli. Toplumdaki normal işleyiş raydan çıktığında, göstergedeki rakamları, saatin gidiş yönüne göre değil de tersinden okursak, bu bize yanlış karar kapıları aralar ve istikametimizi şaşırtır. Sonuç ise hiçbir zaman iç açıcı olmaz. Onun için, toplumsal habis bir tümöre yakalanmadan, bilinçli bilgi mikroskobuyla, uyanık ve basiretli bir iman gö-zünü buluşturup, cesur teşhis ve kararlı tedaviye, başta şahsımız için, ihtiyacımız olduğunu unutmayalım. Ve bunu, aklımızın bir köşesine kırmızı kalemle ve büyük harflerle yazalım.

Etki +(artı) tepki = (eşittir) ? olursa ne olur?

Etki; fiziksel ya da psikolojik tesir gücü olan söz ya da davranışın sonucunda oluşan psikolojiye veya bedene tesir etme durumudur. Kasıtlı ya da kasıtsız olabilir. Bunlardan hangisi olursa olsun, eğer olumlu ise iyi bir gidişe, olumsuz ise, kötü bir gidişe imza atar. Ve eğer, sistemde işleyiş normal ise, her türlü etkiye, aldığı mutlaka hak ettiği bir tepkisel reaksiyonla cevap verilir ki, denklem tamamlansın.

Tepki ise; etkinin farkında olmak, sonucu olumlu ya da olumsuz muhataba iletmek yani karşılık vermek ya da cevap vermektir. Tepki; medeni cesaret, ölçü, bilgi, bilinç ve keskin görüş gerektirir. İnsanın ve eşyanın oluş ve bozuluş kanunlarının farkında olarak olumsuz gidişe engel, olumlu gidişe ise destek anlamı taşır. Silik ve görünmez bir kişilik bir yönüyle, ufacık da olsa yerinde tepkilerle, kişiliğini gün yüzüne çıkarmamanın sonucunda oluşur. Bu bilinmelidir


Tepki; sadece kendisini düşünerek hareket etmek değil, tüm insanları, yani başkalarını da düşünerek, doğruların yürürlükte kalmasını, yaşanılır bir dünyada bulunmayı ve bunu bizden sonrakilere de bırakmayı hedefler. Bütün insanlığın bir bünyeyi oluşturduğunu kabul edip, her hücrenin zararının, bedeni etkileyeceğinin bilincinde olmanın bir sonucudur. Tepki, kaynağını evrensel bir doğrudan almasıyla anlam kazanır. Tepki, doğruları ve iyileri kaim kılmaya yönelikse, yerinde ve zamanında yapılmışsa, uygun söz ve davranışlarla ifade edilmişse, bu, olması gereken bir tepkidir. Hayatı diri götürmenin görüntüsüdür. Hayatta doğrularla birlikte var olmak isteğinin işaretidir bu. Saygıyı ve saygınlığı pekiştirir, güveni geliştirir. Allah'a (c.c) imanın, sevginin ve saygının sonucunda, hayatta kalındığı süre içinde, dolu dolu yaşama, kendimize, başkalarına ve dünyaya karşı sorumluluk1arımızı yerine getirme gayretidir. Tepkilerimiz; turnusol kâğıdı gibi, yapımızı ortaya çıkaran bir özellik taşır. Bu da bizim kimlik görüntümüzdür.

Gündelik yaşantımızda insanlar iş kurarken, yatırım yaparken, fikir üretirken, mutlaka insanların ilgisini, ihtiyacını ve muhtemel tepkisini hesaba katarlar. “Marifet iltifata tabidir; müşterisiz **** zayidir” özlü sözünde olduğu gibi, kabul görmeyen bir iş ve işleyiş mutlaka değiştirilir ya da düzeltilir. Dikkate alınmayan tepkiler, kurum ya da şahıslar ile muhatapları arasında zamanla kalın duvarlar oluşturur.

Bir gazetenin haber dairesinde çalışan bir görevli, “Yayınlanan bir haberden dolayı, 9- 10 şikâyet ya da tepki telefonu almışsak, o gün, o daire felç oluyor.” diyor. Tepki, mevcut olmayan ya da yetersiz olan ilgi, dikkat ve gayreti olması gereken yönde yoğunlaştırır, sonuç almaya götürür.

Mesela şehirlerarası yolculuk yaparken uğradığımız kimi tesislerde, temizlik ve düzen yeterli değildi. Buna rağmen halâ giren-çıkan, yiyen-içen ve dinlenen insanlar vardı. İnsanlar bu durumdan rahatsız olup tepki göstermedikleri sürece, bu düzen muhtemelen devam eder. Eğer her gün oraya uğrayan her yüz aileden ellisi tepki göstererek “Ben bu bakımsız ve sineklerin tur attığı bir mekânda yemek yiyemem.” diyerek ayrılsa idi, şuna inanın ki; en geç ertesi günü her yer pırıl pırıl olurdu, mecburen. Demek ki, tepki aynı zamanda, kaliteyi bir hak olarak talep ve tercih etmenin de bir ölçüsü ve ifadesi demektir. Genellikle büyük kasaba ve şehirlerde, caddelerin kenarlarında, duvarlarda, duvar panolarında muhtelif ürünlerin reklamlarını görürüz. Çoğunlukla da, üründen çok, tanıtan manken ön plana çıkar ve bunlar bazen, hem görüntü, hem de muhteva açısından çoğunlukla uygun olmayan mesajlar verebiliyorlar. Firma adı da belli olan bu reklâm panolarının önünden, her gün binlerce insan geçiyor. Yaklaşık her bin kişiden, sadece yüz tanemiz “Ben bu görüntü ve muhtevadan rahatsız oldum.” diyebilsek, inanın, o panodaki görüntüler ilk fırsatta değiştirilir.

Öyle zannediyorum ki, halimizden ve mevcut düzenden şikâyet etmekte üstümüze yok. Ne hikmetse, bir şeylerin değişmesi ve iyiye doğru gitmesi için, kendimizden başka herkesin değişmesi gerektiğine inanırız, bu sebeple de kendimizi hiç muhatap almayız.

Suçlu avına çıkmadan önce, kendimize ve elimize şöyle bir bakalım. İşaret parmağımız, suçlu kabul ettiğimiz muhatabımızı gösterirken, diğer üç parmağımızın bizi gösterdiğine lütfen dikkat edelim.

Bolca şikâyet ettiğimiz işleyişlere “dur” demek için, daha insanca, daha onurlu ve daha mutlu yaşayabilmek için ne yaptığımızı kendimize dönüp soralım: daha seviyeli ve kaliteli bir hayatı hak etmek için ne gibi gayretler içindeyiz?

Sebepler değişmeden sonuçlar değişmez.

Sebeplerden biri de, bizim rahatsız olmamız gereken durumlardan rahatsız olmayarak tepkisiz kalmamız ise, önce bizim değişmemiz gerekmez mi?

Ben sustuğum, görmediğim ve dur demediğim için, acaba bu ters gidişin sorumluluğunun kaçta kaçı bana ait?" diye sormamız gerekmez mi?

Toplum olarak bizler, kaç derecelik tepki eşiği taşıyoruz? Hangi değerimize kaç kuruşluk sahip çıkıyoruz?

Acaba, çocuk muyuz ki sorumlu olmayalım? Akıl dengemiz mi yerinde değil ki akletmeyelim? Şokta mıyız ki farkında olmayalım? Yoksa fikri ve aklı dinamiklerimiz açısından ölü müyüz?

Niye mi bu soruları soruyorum? Eğer tepki hayat belirtisi ise, acaba biz hayatta mıyız ve ne durumdayız diye merak ediyorum da…

SALİHA ERDİM
 
OP
Unutulmaz

Unutulmaz

Daimi Üye
Katılım
4 Kasım 2010
Mesajlar
725
Tepki
312
Puan
63
Konum
İstanbul
wwwresimcitycombebekres.jpg


İkiz Ruhlar, Eş Ruhlar




Aynı zannedilen ama birbirinden çok farklı kavramlar.
Birçoğumuz eş ruhuyla karşılaşmıştır, fakat ikiz ruhla karşılaşmak çok ender bir durumdur. Herkes yaşamaz.


İkiz ruhlar aynı özden gelen, fiziksel bedenlerini alabilmek için iki ayrı enerjiye ayrılmak zorunda kalan ruhlardır.
Kendine ait özün bir parçası oldukları için aralarındaki çok güçlü çekim, eninde sonunda onları karşılaştırır.
Bu karşılaşma çok acı dolu ve tehlikeli olabilir. Her ikisi ya da birisi hazır olmadan karşılaşılmışsa bu daha acı vericidir.
Karşılaşmalarının tek nedeni birbirlerinin ruhsal tekamüllerini hızlandırarak bütüne ulaşmaktır.
İkiz ruhlar birbirlerine tıpatıp benzer hayatlar sürmemişlerdir.
Her ikisi de hayatta değişik deneyimler yaşamışlardır. Birbirine zıt kişilikleri olabilir.


Eş ruhlar, ruh ikizleri gibi zıt değildir, tamamlayıcıdırlar. Aynı titreşimlere sahiptirler ve birbirlerini dengelerler.
Onlarla uyum içinde yıllar boyunca yaşanabilir. Her zaman yanımızda olup yaşamımızı kolaylaştırırlar.
Zaman her şeyi değiştirdiği gibi eş ruhları da değiştirebilir. Koşulsuz hep aynı kalacaklar diye bir kaide yoktur.
Zamanla birbirlerine hitap etmeyebilirler. Zaman yaşanılanları sıradanlaştırabilir.
Eş ruhumuzun bizi koşulsuz sevmesini ve yüzde yüz anlamasını bekleriz.
Koşulsuz aşkı yaşamak sanıldığı kadar kolay olmadığından, herkes hayatını özünde tek başına yaşadığı ruhsal ihtiyaçlar değiştiğinden zamanla yaşadıkları sıradanlaşıp, birbirlerine hitap etmeyebilirler.


Kişiler kendilerine eş ruhlar ile bir değil birçok kez karşılaşabilirler. Ama ikiz ruhlar enderdir ve çok ender karşılaşırlar, bu da neredeyse imkansız gibidir.


İkiz ruhlar karşılaştıkları zaman neler yaşarlar?
Aralarında çok yoğun ve çok güçlü, dayanılması imkansız bir çekim oluşur.
İkiz ruhun gözlerine bakıldığında kişi o gözlerde kendisini görür. Fiziksel ve karakteristik olarak çok benzerler, yalnız kişilikleri farklıdır.
İkiz ruhumuz kendisinden bahsederken, sanki bizi anlatıyor gibidir.
Nasıl ikizler kız ve erkek ya da iki kız, ya da iki erkek olarak doğabilirlerse dünyada fiziksel beden bulmuş ikiz ruhlar da öyledirler.
Aralarındaki çekim cinsellikten çok öte, sevgili olmaktan çok öte bunların çok daha üstünde bir çekim olup bir arada bulunmak,
yanında olmak, nefesini duymak, kendinden bir parça olan o öze sarılmak hislerini beraberinde getirir.
Cinsellik çok üst boyutlardan daha aşağılara inmek olup, frekans düşürücü, gereksiz bir durumdur.


İkiz ruhlar birbirini ne yaparsa yapsın yargısız, karşılıksız severler. Yanında olmak her şeydir, ondan vazgeçmek, kişinin kendinden vazgeçmesi gibidir. Çaresizliği, sabrı, koşulsuz sevmeyi birbirlerinden öğrenirler.


Şartlar ikiz ruhların bir arada olabilmesine her zaman hatta çoğu zaman müsait değildir.
İnsanlar aralarındaki çekimi anlayamazlar, şartlar ikiz ruhları birbirinden ayırmak için elinden gelen her şeyi yapar.
Dayanabildikleri kadar bir arada olurlar.
Dünya hayatında bir arada olmaları, sorumlulukları, çevresel baskılar, toplumun bilmediği, tanımadığı şeyden korkup yok etmeye çalışma gayretlerinden belki de en yakınlarının bencilliklerinden, paylaşamama gayretlerinden olsa gerek zordur, ayrılık bazen kaçınılmaz olur.


Birbirlerinden ayrıldıklarında çok zorlu bir sürece girerler.
Fiziksel ve ruhsal sıkıntılar geçirirler. Günlerce süren, ruhsal felç olma durumu yaşarlar. Yoklukları dayanılacak gibi değildir.


İkiz ruhlar daha önce aşık olmuşlardır, aşkı her ikisi de bilir.
Ama bu durum aşktan çok daha öte, çok daha başka bir şeydir. Öyle bir durumdur ki; kendini bir başkasında bulmak, ait olmak, kendinden vazgeçmek,
benliği aradan kaldırıp onda kaybolmaktır. “Ben yokum dünyada; bana dair her ne varsa sendendir benden hiçbir şey kalmamıştır.”; “ben senim, sen bensin, ikimiz biriz” cümleleri onların gönüllerinden dökülür.


İkiz ruhların karşılaşmalarının mutlaka bir nedeni, bir hikmeti vardır.
Hikmet koşulsuz sevgiyi, ilahi sevgiyi yaşamak ve hissetmektir. Bu sevgiyi öğrenmenin başka yolları da vardır muhakkak, lakin bu en kısa ve en etkili yoldur.


İkiz ruhların duygu yoğunlukları özde aynı olmakla birlikte birbirlerinden farklı yoğunlukta olabilir.
Yüreğindekileri kendine bile itiraf etmeye cesaret edemeyen bazı ikiz ruhlar;
itiraf edecek olursa her şeyden vazgeçip sadece ikiz ruhuyla olmak isteyeceğinden sosyal konumundan dolayı,
kimseye zarar vermemek adına sessiz kalmayı ve uzak olmayı seçebilirler.
Bu kararı vermek de bedel ödetir, çünkü kendilerinden vazgeçmişlerdir.
Onsuz olmak, aslında kendisi olmadan yaşamaktır. Gönülleri, benlikleri her şeyleri ikiz ruhu ile gider, dünyada sadece beden olarak kalırlar.
Bu boşluğu kaybettiği ikiz ruhunun aslında kendi içinde olduğunu, ruhunda onunla birlikte olduğunu öğrenmeleri, keşfetmeleri nadir ikiz ruhlar tarafından başarılabilir. Kimseye zarar vermeden dikkatli, kararlı ve cesaretli olunursa iletişimin devam etmesi mümkündür.
Lakin gönül öylesi taşkınlıklar yapar ki, bir kararda kalınamaz gönül dile gelir, sır ifşa edilir.
Sır birbirlerinden gizli değildir zaten; asıl olan sırrı biganelerden saklamak, sırrı açığa vermemek, anlayamayana asla anlatmamak,
anlayabilmenin de bir kabiliyet olduğunu bilmektir. Bunu yapabilmek de çok kolay olmasa gerek.


Hayatta hemen hemen pek çok şey yaşayarak öğrenilir, tecrübe edilir.
O sebepledir ki damdan düşenin halini onu görenler değil o olayı yaşayanlar anlayabilir.
İkiz ruhumuz bile olsa kimseyi zorlayamayız, insanları hayata bırakmaktan başka çaremiz yoktur.


Koşulsuz aşk, koşulsuz sevgi öğrenilmeden yaşanamaz.
Eş ruhlar birbirini koşullu sever, koşulsuz seven sadece ikiz ruhlardır.
İkiz ruhların koşulsuz aşkı asla bağımlı, hastalıklı bir durum olamaz. Koşulsuz sevmek her şeye rağmen onunla olmak ama gerektiği zamanda onsuzda olabilmektir.


Tüm bu bilgilerle Şems ve Mevlana arasındaki aşkı anlamamak talihsizlik değil de nedir?
Şems, Mevlana; Mevlana’da Şems iken aynı ruhun farklı enerjileri iken,
birbirlerini bulduktan sonra bütününe kavuşmanın verdiği sarhoşlukla birbirlerinden ayrılmamayı istemeleri nasıl anlaşılmaz?
Mevlana’nın Şems’ten ayrıldıktan sonra ölene kadar renginin sapsarı olması, ancak inzivaya çekilip çileye sık sık girmek sureti ile hayata katlanabilme gücünü kendisinde bulması nasıl yadırganır? Kendi içinde Şems’i bulduktan sonra gönlünden dökülen Mesneviyi okurken bizler yaşananlara manen şahit olmaz mıyız?


Allah ruhumuzun istidadını artırsın. İhtiyacımız olanı karşımıza çıkarsın.


Amin! Amin! Amin!


alıntı
 
OP
Unutulmaz

Unutulmaz

Daimi Üye
Katılım
4 Kasım 2010
Mesajlar
725
Tepki
312
Puan
63
Konum
İstanbul
Lâ tahzen, innAllahe meânâ.”Üzülme!

ozledimm.jpg


Üzülme!
Üzülebiliyorsan bir kalbin var demektir.
Kalpsizler üzül(e)mezler ki.
Ne mutlu sana ki, üzülebiliyorsun. Dokunan var demek ki kalbine.
Ya dokunulmasaydı kalbine.
Ya hüznün gönül toprağını karmasına izin verilmeseydi.
Demek ki gözden çıkarılmadın.
Demek ki sen hâlâ bir umut tarlasısın.

Üzülme!
Üzülüyorsan, Biri var ki cılız varlığını düştüğü çamurdan kaldırmak istiyor.
Onun için dokunuyor kalbine. Kıymetini bil ki, üzmeye değer görüyor seni. Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa, sen ekilmeye layık bir
topraksın demektir.
Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün
güvencelerin , yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir.

Üzülme!
Yüzün yerde geziyorsan, ellerin boynuna sarılı ise, içini ısıtacak haberlerin
mürekkebi damlıyor olmalı ömrünün defterine.
Kar yağıyorsa güvendiğin dağlara, yarının ovalarında rengârenk çiçeklerin
olacak demektir.
Hırçın fırtınalar sarsıyorsa sevinçlerinin zirvesini, rüzgârlar dövüyorsa
umudunun yamaçlarını, bir yüce dağsın sen demek ki, az bekle, eteğinden
serin pınarlar akmaya başlayacak demek ki…

Üzülme!
Üzülüyorsan, şımaramazsın. Kibrin kirli tuzağına düşemezsin.
Kendini beğenmişliğin çamuruna dolaşmaz ayakların.
Uzak geçersin isyanlı yollardan.
Heveslerinin ardı sıra düşüp nisyan uçurumlarının başına sürüklenmezsin.
Seni Biri yakınlığına çağırıyor demek ki…
Gözden çıkarmamış olmalı seni.

Üzülme!
Üzülüyorsan, bir kutlu teselli kapısının önünde bekletiliyorsun demektir. Gözlerini kaldır vefasız dünyanın eşiğinden.
Gönlünün elinden çıkar sebeplerin boş avuntularını.
Umudunu kes sahte doymalardan.
Yüreğini küstür coşkulardan.
Kapı açıldı açılıyor demektir.

Üzülme!
Üzülüyorsan, kaybedeceğin bir şeyler var demek ki…
Kaybedeceği bir şeyi olanlar çoktan kazanmışlardır.
Eline geçmeyenleri saymakla tüketme nefesini, elindekileri saymaya başla.
Hepsini saysan bile, nefesini saymaya nefesin yetmeyecek demektir.
Bak işte zenginsin.

Üzülme!
Seni bir “İşiten” var.
Seni, senin kendini bile sevmenden önce O sevdi.
Senin kendini bile bilmediğin unutuş kuyularından çekip çıkardı seni.
Çektiğin acılara habire meşgul çalan telefonlar gibi kör ve sağır değil O.
Yüreğinin her yangınına O yetişiyor.
Ayrılıklarına ve sıkıntılarına ****l soğukluğundaki plazalar gibi umursamaz değil
O. Yitirdiklerinin hepsini sana iade edeceğine söz veriyor.
Sevdalarına ve özlemlerine çok seçenekli sınav kâğıtları gibi tatsız ve tuzsuz
formüller sunmuyor.
Seni herkesten çok anlıyor, seni senin kendini düşündüğünden çok düşünüyor.
Gözyaşlarınla imzalayasın istiyor yakarışlarını.
Bir ebedî çerçevenin içinde, gösterişsiz bir kullukla fotoğraflamak istiyor seni.
Dağılıp giden ömür kırıntılarının arasından sıcacık bir kardelen ümidi devşiresin
istiyor.
Keyfinin çatlak kabuklarının arasından sonsuz teselli pınarları akıtmak istiyor.

Üzülme!
Varlığının tenine çiziktir her hüzün.
Varlığından haber verir üzüntün.
Hatırlar mısın, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey bile değildin.
Hiç umursanmadan çöpe atılabilecek kirli bir su iken sen,
yüzüne bir tek O baktı.
Kimselerin arayıp sormadığı, önemseyip adını bir kenara yazmadığı o günlerde,
Senin adını ilk O andı.
Hatırını bildi. Seni yanına aldı.
Hep yanında oldu.
Sen seni unutup da başını yastığa koyduğunda bile,
seni her defasında sabaha çıkardı.
Sen Onu defalarca unuttun ama O seni asla unutmadı.

Üzülme!
O'nun en sevdiği kulu da yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü.
Yaralandı. Aç susuz kaldı. Yuvasına uzaktan göz yaşları içinde baktı.
Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı.
Senin gibi üzülen yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı:
“Lâ tahzen, innAllahe meânâ.”



Kaldır yüzünü yerden. Omuzlarından sarsıp kendine getir

SENAİ DEMİRCİ
 

rüzgar gülü

Daimi Üye
Katılım
20 Şubat 2009
Mesajlar
10.973
Tepki
10.147
Puan
113
Yaş
43
Konum
istanbul
Allah ruhumuzun istidadını artırsın. İhtiyacımız olanı karşımıza çıkarsın.

AMİN...
emeğine sağlık çok güzel paylaşımlar...
 
OP
Unutulmaz

Unutulmaz

Daimi Üye
Katılım
4 Kasım 2010
Mesajlar
725
Tepki
312
Puan
63
Konum
İstanbul
Kimseden Teşekkür Bekleme!....


big24720091571316556.jpg


İnsan vardır ;

İnançlıdır.

Uyumludur.

Barışçıdır.

Elde ettiğinden fazlasını başkası için de ister.


Bunun için,

Hep mutludur.

Huzurludur.

Örnek insandır.

Ölüp gitse de ;

Kalplerde özel yeri vardır.

***

İnsan vardır ;

İnkarcıdır.

Doyumsuzdur.

Takdir edilince hoşlanır,

Fakat takdir etme duygusundan yoksundur.

Nefsinde gurur,

İçinde hep “BEN” duygusu vardır.

Ve o “BEN” e mahkumdur.

İşinde ona mahkumdur.

Sözünde ona mahkumdur.

Sosyal ilişkilerinde ona mahkumdur.

Ona göre;

Hep kendi işi, davranışı doğrudur.

Hep kendi sözü doğrudur.

Hep kendi görüşü doğrudur.

Hep kendisi üstündür ..


***

İnsan vardır;

Kendini yaratanı tanısın,

O'nu ansın,

O'na şükretsin diye yaratıldığı halde..

O başkasını tanımakta,

Başkasını anmakta,

Başkasını saymakta,

Başkasına şükretmektedir!..


Neden mi ?

Çünkü;

İnkar duygusu nefse hoş gelir.

Karşı koyma ve başkaldırma dürtüsü,

Nefsi tatmin eder.

İçteki “ben” i kamçılar.


İyiliği unutmayı,

Bir özellik, bir ayrıcalık sayar…

Ulu yaratıcıya karşı bile

Şükretmeyi unutturur!..


***

Şu halde ;

“Ben” mahkumları arasında,

Kimseden teşekkür bekleme !..

Biri senin iyiliğine karşı kötülük yaparsa...

İyi anıları yakıp yok ederse ...

Tüm iyilikleri unutursa;

Sakın şoka girme !..

Hayrete düşme !...



Unutma ki;

İyilik yaptığın için ;

Düşmanların çoğalabilir.

Seni çekemeyenler olabilir.

Hatta ;

Dışlanabilir,

Unutulabilirsin !..


Yine de gam yeme !..

Çünkü;

Bazen insan nankördür.

***

Bir anayı, bir babayı düşün !..

Evladını yetiştirmiş ...

Yedirmiş, içirmiş, giydirmiş ...

Eğitmiş, öğretmiştir !..

Uyuyuncaya kadar, hep uykusuz kalmış,

Onu doyuruncaya kadar aç kalmış,

Rahat etmesi için yorulmuştur!..


Ne var ki;

Bazen çocuk,

Büyüyüp güçlenince,

Kendi kendine yetince,

İçindeki “ben” kabarınca ;

Anasını, babasını dışlamış,

Dahası ;

Ağır sözler söylemeye,

Zulmetmeye,

Onlara el kaldırmaya başlamış !..


Fakat ne gam !..

Sütü bozuk,

Kişiliksiz kimseler

İyilikleri unutsa da,

Hiçbir şeyi unutmayan birine,

Yüce yaratıcıya güvenmek gerek !..


Öyle ise ;

Kimseden teşekkür bekleme !..


* * *

Hiçbir şey,

İyilik yapmana engel olmamalı ...

Başkasını düşünmekten,

Hakkı söylemekten,

Seni alıkoymamalı ...

Ümitsizliğe düşmeye,

Neden olmamalı ...



Yapacaksan ;

İyiliği teşekkür için değil.

Allah için yap !..

Ve her zaman

Kazançlı sen ol !..



Unutma !..

Kindarın kini sana zarar veremez !..

Ve sen,

İyilik yapabildiğin için şükret !..



Şükret ki ;

Sen iyisin, o kötü !..



Şükret ki;

Sen doğru yoldasın, o yanlış yolda ...


Şükret ki;

Sen mutlusun, o mutsuz !..

***

Kimseden Teşekkür Bekleme !..

Birine hediye ettiğin kalemle o,

Seni hicvedebilir, yerebilir,

Dayanması için verdiğin bastonla,

Senin başını yarabilir.

Öpmek için aldığı elini,

Hatta ısırabilir ...

Zîra

Aşağılık yaratık,

Kendini yaratana karşı,

Büyütene karşı,

Eğitene karşı..

Bu denli nankör olursa ;

Diğer varlıklara karşı,

Onun daha iyi olması beklenemez !..


Öyle ise ;

Yaptıkların için,

Yapacakların için,

Kimseden teşekkür bekleme !..


Ve bil ki ;

Her şeyi iyi bilen,

Her şeyi iyi değerlendiren,

Çok güçlü,

Çok yüce..

Bir yüce yaratıcı vardır !...

O, sana ve herkese yeter !
 
OP
Unutulmaz

Unutulmaz

Daimi Üye
Katılım
4 Kasım 2010
Mesajlar
725
Tepki
312
Puan
63
Konum
İstanbul
HİÇÇÇÇÇÇÇÇÇÇ.........................


busstopoiloriginalbyleo.jpg


Adam günün yorgunluğu üzerinde,perişan bir vaziyette İETT durağında otobüs beklemektedir.Nihayet uzun bir zaman sonra beklediği güzergâhın aracı gelir ve biletini attıktan sonra arka taraflara doğru ilerlemeye başlar.Bir,iki adım ilerisindeki çift kişilik koltuğun boş olanına doğru ilerler;tam oturacağı sırada engelleyici bir ses tonu onu durdurur:


broadwayoiloriginalbyle.jpg


- Buraya oturamazsın! Ben kimim biliyor musun?
- Kim olduğunuzu bilmeli miyim?
- Ben Yrd. Doç. falan kişiyim.
- Evet?
- Benim gibi kıdemli birinin yanına oturamazsın!
- Size bir soru sormak istiyorum. Siz Yrd. Doçentlik unvanınızdan sonra ne olacaksınız?
- Doçent.
- Peki sonra?
- Şayet başımıza bir şey gelmezse Profesör.
- Daha sonra?
- Belki zor ama, Ordünaryus Profesör.
- Evet... Peki bu dereceden sonra?
- Hiç...
- Ben şimdiden 'hiç'im;lütfen müsaade edin yanınıza oturayım...

İnsan olmanın erdemliliği,statüyle elde edilen bir kazanım değildir."
 

Şu anda bu konu'yu okuyan kullanıcılar

    Üst